6 Ekim 2015 Salı

İnsan Bilgisayar Gibidir

İnsan bilgisayar gibidir. Her hücremiz bilgisayarın en ufak parçacıklarına benzer ve aynen bilgisayardaki gibi kodlanıp programlanabilir. Çocukluğumuzdan beri bizlere de yapılan budur. Büyüme, yaşlanma ve ölümle sonuçlanan süreç tamamıyla bedenimizin kodlanması sonucudur.
Kabullenip kendi kendimize yarattığımız her düşünce, ışık hızıyla gerçekleşmek üzere harekete geçer ve önce bedende kendini gösterir. Bedenin kendisi de enerjinin maddeleşmiş halidir zira.
Bedendeki sonsuz hayat gücü ya da ölümsüzlük dediğimiz şey, insanın hayatta kalma içgüdüsü edinmesiyle ve maddeleştirdiği bedenin büyüsüne kapılmasıyla yok olmaya başladı. Her ne kadar beynimizin sürekli mantık yürütmesinden yakınsak da aslında beyin mantık yürütemez hale getirildiğinden, mantık gücü azaldıkça yerini korkulara bırakmaya başladı. Düşünceleri beyin değil korkular yönetmeye başladı. Korkular beraberinde hastalıkları, acı ve ıstırapları, kin ve nefreti, ölümleri getirdi. Bu hayatta kalma içgüdüsü de hücrelerde kodlanıp programlanarak nesilden nesile genetik kod olarak aktarılmaya başlandı.
Bedensel deneyimlere hapsolan bizler içimizdeki Tanrı’dan uzaklaşmaya başladık. Maddenin içinde sınırlı yaşamlar sürülmeye başlandı. Bu sınırlamalar gün geçtikçe daha da abartıldı. Evrenin sınırsızlığı düşüncelerle yok edildi. Bedenlerin içinde hapsolan insanlar birbirlerinin egolarından etkilenmeye ve onların etkisi altında kalmaya başladı. Bunlardan kimisi bazı mistik ve liderlik özelliklerini öne çıkararak diğerleri üzerinde üstünlük kurmaya başladı. Güdülmeye hazır koyun sürülerini görenlerin iştahları kabardı ve güçlerini artırabilmek için korku toplumu yaratmaya başladılar. İnsanı yönetmek için kaba kuvvet, kılıç, silah kullanmaya gerek olmadan böylesine basit bir şekilde yönetebilmek harikaydı. Bunun için yapılaması gereken tek şey ise Tanrının içimizde olduğu gerçeğinden insanları uzaklaştırmak oldu. “O” bizim dışımızda var olan, çok uzaklarda bir yerdeydi. İnsana defalarca dikte ettirilen bu yanılsamalar bir süre sonra insanın gerçeği haline geldi. Mantığın yerini artık korku aldığı için her masalı dinlemeye hazır bir toplum üretildi. Tanrıyı bilmenin, ona ulaşmanın tek yolunun peygamberler, din adamları ve din kurumlarından geçtiğine inandırıldılar. Kolektif bilinç her şeyi ele geçirdi. İnsanın kendi serüvenlerini yaşama hakkı elinden alındı.
İçindeki sonsuz gücü unutan insan korku içinde, kendini savunmasız, aciz ve ölümlü olarak kodlamaya başladı. Ölüm öğretilirken hayat unutturuldu. İnsan öğretilirken Tanrı unutturuldu. Tanrı sadece cezalandıran ya da mükafatlandıran uzak bir meta olarak kabul edildi. Kodlanıp kabul ettiğimiz yanılsama (illüzyon) kendimiz de dahil etrafımızdaki her şeyi yaratmaya başladı.
Öğreti içinde yüzen, diğerlerine göre nispeten aydınlanmış pek çok ruhani insan bile halen her şeyi bilme ve yapabilme gücünde olduğunu idrak etmekten çok uzak. Buna ben de dahilim. Bu yüzden de halen yönetilmeye ve masal dinlemeye devam ediyoruz. Daha doğrusu buna izin veriyoruz, göz yumuyoruz.
Tanrıya ulaşmanın yolu birtakım mekanik araçlardan geçiyor: dualar, ritüeller, meditasyonlar, ayinler, oruçlar, dini zorunluluklar… bunlara kapıldıkça ruhumuzdan uzaklaşıyor, Tanrının da cennetin de aslında içimizde olduğu gerçeğinden uzaklaşıp duruyoruz.
İçimizdeki Tanrı düşüncedir. Zira düşünce en büyük yaratıcıdır. Düşünce ışık hızında yol alır, amacına ulaşır ve gerçekleşir. Düşünce enerjidir ve illaki maddeye dönüşür. Düşündüğünüz ve hissettiğiniz şeyler hayatınızın gerçeği haline dönüşür.
Kendini sınırların içine hapsetmekten vazgeçen insan hayatın gerçekleriyle ilgili sorular sormaya başlar. Hayatı ve yaşanan şeyleri sorgular. Aynı çocukların bıktıran “nedeeen?” soruları gibi.
Sorgulamaya başlayan insan neden hükümetlerin ikiyüzlülüklerinin, dogmaların, törelerin, toplumun esiri olduğunu ve bunların kendisini nasıl, ne denli etkilediğini sorgulamaya başlar. Bu sorgulamayı yapabilen insanlar, sınırlarını aşabildikleri için diğer insanları da daha çok sevebilmeyi başarırlar. Hayatın gerçekliğinde hiçbir şey başka bir şeyden daha üstün, daha güzel, daha iyi değildir. Her şey birdir ve eşittir. Her şey maddeleşme halindedir. Bunun aksini sadece kolektif düşünce yaratır.
Sizden pek çok şey alınabilir. Sizden henüz alınamayacak tek şey bilgidir. Bilgi size yaratma yeteneği verir. Bu da içinizdeki tanrıyı serbest bırakmanın bir yoludur. Bilgi size özgürlüğünüzü getirir. Bilgin varsa korkun yoktur; zira bilinmeyenden korkulur. Sizi esir eden, tahrik eden, korkutan, bastıran hiçbir şey kalmaz. Korkunun üzerine bilgiyle gitmek aydınlanmanın ta kendisidir.
İnsanlığı asırlardır yöneten korkuların, masalların ve dayatmaların gerçek olmadığını anladıklarında, insanlar kim oldukları gerçeğine daha da yakınlaşıyorlar. Tanrı korkusu yerini sevgiye bırakıyor. İnsan sevdiği şeyden neden korksun ki?
Eğer beyniniz tam kapasite çalışsaydı maddeleşmiş bedeninizi tekrar enerjiye yani ışığa çevirip sonsuza dek yaşayabileceğini biliyor musunuz? Eksilen bir uzvunuzu düşünce gücüyle tekrar var edebileceğinizi? Bedeninizi kusursuz bir şekilde iyileştirebileceğinizi? Hatta ve hatta şekil değiştirebileceğinizi? Ya da bedeniniz de dahil olmak üzere bir yerden bir yere ışınlanabileceğinizi?
Bunlar dehşet verici geliyor kulağa. Özellikle kimimiz yapabilir kimimiz yapamaz durumda olursa, yapanlar yapamayanlar üzerinde nasıl bir üstünlük kuracak kim bilir?
Beyin sanıldığının aksine düşünce üretmez. Düşünceler özden gelir. Biz buna Qigong gibi öğretilerde Dantien diyoruz. Hani “karnımızdaki ikinci beyin” olarak yer alan kısım; ama aslında asıl beyin ya da ruhun olduğu yerdir burası. Beyin gelen düşünceleri elektrik akımına çevirip, bunları harmanlayıp, yorum katarak merkezi sinir sistemi vasıtasıyla bedenin her noktasına yayar. Eğer deneyimler, travmalar ve anılar devreye sokulursa beynin buna kattığı yorumla ilk saf ve temiz düşünce bambaşka hallere gelebilir.
Her düşüncenin de belli bir frekansı vardır. Beynin bu frekansları alabilmesi hipofiz bezi (3. Göz) sayesinde olur. Bu bir nevi frekans ölçen bir alet gibidir. Beyni yöneten asıl merkez burasıdır. 7. Çakra olarak da bilinir. Beynin değişik kısımlarını değişik frekansları alabilmesi için aktif hale getirir. Düşüncenin sınırsız olmasını sağlayan, kapasitesini artıran ve bedene yayılacak hale getiren yer burasıdır. Tüm deneyimlerin kapısını açan yer de burasıdır.
Hipofiz beyni kullanarak salgıladığı hormonları epifize akıtır. Epifiz 6. Çakra olarak da bilinir. Omuriliğin hemen üstünde yer alan epifiz aldığı bilgileri omurilik vasıtasıyla salgıladığı hormonlarla bedene yayar. Böylece düşünce frekansları bedene yayılır. Kana karışan bu salgılar bedende denge ve uyum sağlar. Düşüncenin frekansı yükselirse hormonların sayısı da artar. Beyin böylece daha yüksek frekansta titreşimlere hazır hale gelir.
Düşünce ilk Dantiene geldiği zaman Dantien seçim yapmaz. Düşünceyi olduğu gibi kabul eder. Yargılamaz. Yorum katmaz. Düşünce beyne ulaştığı zaman mantık süzgecinden geçer ve egoya takılır.
Egoyu anlatmaya gerek yok, hepinizde fazlasıyla olan ve bundan muzdarip olduğunuz kolektif bir eğilimdir kendisi. Egonun beyne girmesine izin verdiği her düşünce frekansı elektrik akımına çevrildikten sonra bu frekansa beynin hangi tarafı uygunsa hipofiz tarafından orası aktif hale getirilir. O da gerekli akımı epifize yönlendirir. Epifiz aynı zamanda merkezi sinir sistemini yöneten yerdir. Elektriksel düşüncenin ana yolu omuriliktir. Biz buna Qigong’da Du meridyeni diyoruz yani merkez meridyeni. Yol alan elektriksel akım kuyruk sokumuna kadar gelir. Buradan da kana karışarak bedenin her yönüne, her hücresine dağılır. Elektrik akımı hücreleri titreştirerek onların kendini kopyalamasını sağlar. Bir nevi klonlama yöntemidir bu. Hücreler kendi kendini yeniler. Yani düşünce bize hayat veren şeydir aslında.
Düşünce bedeni besledikçe bedenin her hücresi buna yanıt verir. Bu da duygu ve hisleri yaratır. Duygu da kayıt altına alınmak üzere ruha havale edilir.
Bilgisayara benzeyen bedenimizde ruh, en büyük hafızaya sahip harddisktir. Tarafsız bir kayıt cihazıdır. Duygusal hissettiğiniz bir anda bir düşünceyi çağrıştırıyorsunuzdur. Ruh bu hissi yeniden kullanabilmeniz için kayıt altında tutar. Bellek bu şekilde oluşur.
Bellek işin özüdür; tamamen duygusaldır. Duygular görsel imajı yaratır. Yani resim, ses, tat gibi şeyleri kaydetmez. Onlara ait duyguları kaydeder.
Adını koyabildiğiniz her şey deneyim ve travmalara bağlı birer duygudur. Çiçeği görür, koklar ya da tadarsınız. Onu hissedersiniz. Onu çiçek yapan duygusal deneyimlerinizdir. Çiçeği kendi deneyimlerinize göre hissetmişsinizdir. Düşünce hissedildiğinde ortaya çıkan duygu kayıt altına alınır. Bu bilgi tüm bedene yayılır. En son beyniniz duyguyu tanımlayacak bir sözcük üretir: Çiçek!
Bilgi bir şeyin kanıtlanması değil, duygusal olarak deneyimlenmesidir. Ancak hissedebildiğiniz zaman “biliyorum” dersiniz. İstediğiniz her şeyi bilmekle, ışık hızında bunu gerçekleştirme yeteneği hepimizde var.
Arzularınızı gerçekleştirmek için gereken tek şey arzularınızı hissetmektir.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Sağ Beyni Al Sola Vur!

- Sen sol beyinli misin, sağ beyinli mi abi?
- Beyinsizim ben kardeşim!
Şehir efsanelerinden biridir sağ beyinli yada sol beyinli olmak. Yeterince ayrımcılık ve ötekileştirme yapılıyor olması yetmezmiş gibi,kişisel gelişim altında insanların kişilikleri sağ beyinli yada sol beyinli oluşlarına göre değerlendirilir.
Sol beyin analitik düşünce, sağ beyin yaratıcı sanatsal kişilik...
Bu varsayımın 200 sene önce ortaya atıldığını hesaba katarsak o zamanlar değerli bir bilgi sayılabilirmiş. Ancak bilim hızla ilerliyor ve özellikle neuro-bilim dalındaki son gelişmeler bizleri pek çok yeni şeyle tanıştırıyor.
Sağ Beyin mi Sol Beyin mi baskın?
Beynin iki yarım küresi vardır. Bu ikisi birbirinin yansıması değildir, yani aynı değildir. Hem fonksiyonel olarak hem de şekil olarak asimetrik yapıya sahiptirler. Bu iki yarımküre birbiriyle “corpus callosum” denen sinir ağlarıyla iletişime geçerler.
1880’li yıllarda, kürelerden birinde meydana gelecek bir hasarın beyin fonskiyonlarında ve davranış şekillerinde ciddi bozulmalara yol açtığı gözlemlenmiş. Dil öğrenme gibi kabiliyetler sol beyinde gözlemlenirken, daha ruhani işler sağ beyinde dönüyormuş. 1960’lı yıllarda beyin ameliyatları yapılmaya başlandığında, küreler fiziksel olarak ayrı ayrı incelenmeye başlanmış. Her bir kürenin belli alanlarda daha dominant olduğu görülmüş. Sağ taraf müzik, sanat, görsel imgeleme, yüz tanıma gibi şeylerde baskın iken; sol taraf mantık, problem çözme ve hesap işlerinde baskın olmuş. Bunu ilk gözlemleyen bilim adamı Richard Sperry, Nobel Ödülü'ne layık görülmüş.
Sağ beyin-Sol beyin baskın olma durumu daha sonra kişilik analizine kadar gitmiş. Sağ beyne sahip kişilikler daha yaratıcı, etkileyici, duygusal, sezgisel, duyarlı ve sanatsal iken; sol beyinli kişilik mantıklı, analitik, matematik ve bilim alanında daha başarılı olarak saptanmış.
Bilim, şu anda geldiği noktada bu şehir efsanesini çürütmüş durumdadır. Belki de bilim adamlarının hepsinin sol beyinli olmasından kaynaklanıyor olabilir, bilemem. Beyin tarama cihazları ve son teknolojik çalışmalar, iletişimi sağlayan sinirsel ağların her iki yarım küre arasındaki ileşimi mükemmel sağladığını ve her iki yarım kürenin de birbiri ile koordinasyon içinde çalıştığını göstermiştir. Örneğin daha önce sol beyne ait olduğu söylenen dil öğrenme kabiliyeti hiçbir küreye ait bulunmamıştır. Dil öğreniminde her iki küre de iş birliği içinde çalışmıştır. Sol beyin gramer ve telafuz üzerinde çalışırken, sağ beyin tonlama ve ses uyumu üzerine odaklanır. Bazı insanlar elbet dil konusunda diğerlerinden daha iyi olabilir ama bu onların sol beyinlerinin daha baskın olduğu anlamına gelmez. Dil becerisi her iki tarafın da mükemmel işbirliğiyle ortaya çıkar: Yin Yang.
Bilim adamları son teknoloji ile beynin 7000 ayrı bölgesini taramayı başarmışlar ancak sağ yada sol beynin baskın olduğu hiçbir deneğe rastlamamışlardır. Buldukları şey ise, yapılacak göreve göre beynin her iki tarafının da işbirliği içinde çalıştığı olmuş.
Elbette bilim adamları bunu ne kadar ispatlasa da kimsenin buna inanmaya ihtiyacı var gibi gözükmüyor. Belki de başarılı yada başarısız olukları alanları bu şekilde övmek yada örtmek işlerine geliyordur. Yüzlerce senedir inanılan şeyin bir anda çürümesi bu konuda şimdiye dek yazılan çizilen şeylerin de hiçe sayılması demektir. Bu ne yazanın ne de okuyup inananın hemen işine gelmez. Yaşadığımız dünyaya adapte olmanın yolu bir şeylere inanmaktan geçiyor. Bu yüzden günlük yıldız falları ve kişilik testleri her zaman revaçta oluyor.
Sadece bazı alanlarda iyi olduğunuza inanmak sadece kendinizi tatmin etmeye yarar. Bu diğer insanlara da sağ yada sol beyin aynasından bakmamıza yol açar.
O zaman deriz ki bütün ressamların matematiği kötüdür, yada bütün mühendisler sanat fukarasıdır. Elbette bu doğru değildir. Leonarda olsun, Einstein olsun, her iki beyni de mükemmel ve uyum içinde kullanan insanlardı.
Meditasyon ve Qigong gibi çalışmalarda kullanılan ses tonlamaları beynin her iki yarım küresini titreştirerek aradaki sinirsel dokuların gelişmesini sağlar. Bu sayede her iki yarım küre de çevrimiçi (online) olarak birbiriyle mükemmel bir iletişim kurmaya başlar. Bunun amacı yukarıdaki tüm tartışmalara son verip sağ-sol beyin dengesini kurmaktır.  Bu denge Yin Yang dengesidir. Beyinde 15 milyardan fazla hücre bulunmaktadır ve biz aciz kullar bunun maksimum sadece %10’unu yada %15’ini kullanabiliyoruz. Herkes geri kalan %90’a birgün nasıl erişileceğinin derdinde... Potansiyel kullanıma hazır ama hiç kullanılmayan bu kısım işte bu  denge sayesinde kullanıma hazır hale geliyor.
Frekans ayarlarınız değişip arttıkça titreşimler her iki yarım kürenin de gelişmesini ve daha önce kullanmadığınız yüzdeleri yavaş yavaş kullanmanıza olanak sağlıyor. Sezgisel güçlerinizde artış, şifa, telepati vb doğa üstü sayılabilecek birtakım yetenekler tüm insanlar için sıradan günlük şeyler haline gelebiliyor. İnsanlar arasındaki iletişim sorunları ortadan kalkıyor. Bizi ayıran, ötekileştiren her türlü öğe teker teker ortadan kalkmaya başlıyor. Beden-zihin-ruh dengesini kurmayı başardığınızda ise sadece insanları değil, var olan herşeyi koşulsuz sevmeyi öğreniyorsunuz. Doğanın da, tüm diğer canlıların da sizinle BİR olduğunu idrak edebiliyorsunuza. O zaman kendiniz de dahil herşeyin illuzyon olduğu gerçeğini korkmadan algılayabiliyorsunuz. O zaman gerçekten “kaşık yok” oluyor.
Dengeyi kurmaya başladıkça, daha önce tek tarafta daha iyi olduğunuz yeteneğinizi artık diğer taraftaki yeteneklerinizle de birleştirmeye başlıyorsunuz. Yalnız bir matematik dehası değil, aynı zamanda kendini en etkileyici biçimde ifade etmeyi başaran bir gönül adamı da olmayı başarabiliyorsunuz. O zaman sağ sol beyin karmaşası ortadan kalkıyor.
Bizler ne sağ beyinli, ne de sol beyinli insanlarız.
Tam beyinli insanlarız.

Zaman Sizi Öldürüyor!

Zaman ve tüm ölçü birimlerine ait rakamlar evrenin sonsuzluğunu unutturmak için uydurulmuş kodlamalardır.

Hepimiz sabah kurduğumuz saatte kalkarız. Kimimiz alarmı kalkacağı saatten yarım saat öncesine kurar ve her 5-10 dakikada bir “ertele” tuşuna basarak mazoşistçe bir başlangıç yapar sabaha. Çocukların ya da işe gidenlerin her sabah aynı saatte kalkan servisleri sabittir. Çocukların okula başlama saati, büyüklerin işe giriş saati önceden belirlenmiştir. Hatta psikopat işyerleri bunu kontrol altında tutmak için kart bastırır. Toplantı saatleriniz vardır; yemeğe çıkma saatiniz vardır. Acıktığınız için değil, yemek vakti olduğu için çıkarsınız yemeğe. Şartlandığınız için artık zaten bu saatte acıkmaya başlarsınız; halbuki daha 1 saat önce şirketin beleş kahvaltı hizmetini ve onlarca çay kahveyi sömürmüşsünüzdür. Bedeninizi değil, zamanı dinlersiniz. Kimi şirketlerde çay, kahve hatta sigara molaları bile zamana tabidir. İşten çıkış saatiniz bellidir. Aynı saatlerde binlerce kişi köprü trafiği sefaleti çeker. Akşam yemeği adı üstünde akşam yenir. Haberler hep aynı saattedir. Tavuk gibi yatmamış olmak için hep saate endeksli oturursunuz gecenin bir yarısına kadar. Uykunuzun gelmesi önemli değildir. Bir kez daha bedeninizi değil zamanı dinlersiniz. Kumarhanede hep kasa kazanır misali yine zaman kazanmıştır.

Her şeyin bir zamanı vardır. Büyümenin, ağabey olmanın, abla olmanın… 18 yaşına gelmek için can atar gençlik. Zira tüm kurallar bunun üstüne kuruludur. Bu yaşa eriştiğinde her şeyi yapabilecek kadar özgür olacağını sanır gariplerim; boşu boşuna bedenler çabucak büyüsün istenir. Çocuklukları yaşatılmaz onlara. Çocukluğunu yaşayamayan zavallı beyinler, çocukları kodlayarak biran önce büyümelerini sağlarlar. Kodlanan bedenler “zaman” içinde büyümeye ve ölmeye programlıdır. “Zamanında” evlenemeyenler evde kalmıştır. Askere gidişin zamanı vardır. Zamansız öten horoz kesilir.

Yaş günleri, yılbaşları, yıldönümleri, sevgililer günü, anneler babalar günü gibi özel günler, kandiller, bayramlar seyranlar.. Hepsi uyulması gereken kodlanmış programın öğeleridir. Zaman sizi çatır çatır yönetir. Bazen geçmek bilmez, bazen de dur durak tanımaz zaman.

Seyrettiğiniz tüm filmler, diziler, okuduğunuz her yapıt, dinlediğiniz parça sözleri sizi programlayıp büyümek, yaşlanmak ve ölmek üzerine programlar. Bir gün yaşlanacağınıza inanarak büyürseniz elbette yaşlanırsınız, çünkü içinde barındığınız bedeni buna programlarsınız. Beden de ona göre şekillenmeye ve evrimleşmeye başlar. Tüm dizilerde ve filmlerde illa ki bir cenaze sahnesi olmazsa olmazdır. Dikkat edin. Bu sizleri ölüme programlar. “Herkes ölümü tadacaktır” yazar mezarlıkların üzerinde. Vekillerden biri emeklilere müjde verir, “Zincirlikuyu Mezarlığı’nı genişletiyoruz” diye.
Biyolojik saatinizi programlayabildiğinizde saat kurmanıza gerek olmadan her sabh aynı saatte kalkmaya başlarsınız. 3-5 kadın bir arada yaşamaya başladığında, bir süre sonra hepsinin adet dönemleri aynı zamana denk gelmeye başlar. Bunun nedeni titreşimlerin birbirine uyumlanmasıdır. Bir nevi beden yeni şartlara göre tekrar kodlanır. Büyümekle başlayan, yaşlanmakla devam eden ve ölümle sonlanan durum da budur. Bedeni kodlarsınız ve beden buna göre tıkır tıkır işlemeye başlar.
Çocuklara sen artık ağabey oldun, abla oldun diyerek çocuklukları yaşatılmaz. Gülmek bile unutturulur “zaman”la. Zira kadın öyle her şeye gülmez, erkek de kalıbının adamı olmalıdır. Çocuk, ağabey, abla olacağım diye tüm esnekliğini kaybeder; artık oradan oraya hoplayıp zıplama lüksü kalmamıştır; bedeni odun gibi katılaşmaya başlar. Düşünce yapısı değişir, tüm saflığı, o cin fikirleri kaybolur. Yetenekli çocuklar yeteneği değerlensin adı altında, hocalarının kopyası olarak mezun oldukları sanat okullarına verilir. Yarış atı gibi yetiştirilen çocukların resme, müziğe, aşçılığa, sanata, ya da herhangi başka bir şeye olan merakı önemsiz bir ayrıntıdır. Zaman pek çok şeyin aksine insanı köreltmek üzerine kuruludur. İstisna yaratan özgür ruhlar hemen açığa çıkarlar. Onlar da diğerleri tarafından ötekileştirilirler çoğu “zaman.”

Şirketlerin olmazsa olmaz eğitimlerinden biridir “zaman yönetimi.” Zamanın efendisi olmak yerine zamana nasıl köle olacağınız öğretilir. Buna rağmen sistem sizi öyle güzel meşgul eder ki, nafiledir her türlü eğitim. Eğitimin kendisi bile sizi meşgul etmek için kurulu bir düzendir.
“Paranın satın alamayacağı tek şey zamandır” derler. Yalandır! Sizi maaşa bağlayarak modern köle haline getiren sistem, size kendinizi özgürmüş hissi vermeye programlıdır. Para kazandığınız ve paranızın yettiği şeyleri satın alabilme gücü size sahte bir özgürlük hissi verir. Kurumsal hayata veda ettiğimde 65 gün birikmiş iznim vardı. İzin bile kullanamayacak kadar köleleşmişim. Sistem size 15 gün izin tanır. İzne çıkabilmek, izni en verimli şekilde kullanabilmek bir sanattır, zira bir başka 15 gün yoktur. Zaten bunu da 15 gün komple kullanamazsınız; birer hafta şeklinde ayrı ayrı zamanlarda kullanabilirsiniz. Şirketin vazgeçilmez elemanı olarak size ihtiyaç vardır; sorumluluğunuz büyüktür. Dolayısıyla demem o ki, zamanı satın alırsınız. Her dakikanın bedeli önceden ödenmiştir. Danışmanlara adam bölü gün ya da adam bölü saat üzerinden ücret ödenir. Terapiler, seanslar saat üzerinden ücretlendirilir. Saati dolan hasta ya da danışanın odadan bir kovulmadığı kalır. Tüm bürokrasi zaman üzerinden işler. Zamanında yapılması ya da ödenmesi gerekir her şeyin.
Sonra insanlar kayıplar yaşadıklarında, ölümcül hastalıklara yakalandıklarında, ya da başka zor durumlara düştüklerinde “keşke”li zamanlar yaşamaya başlarlar.

Birileri “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda “Duruyorum” ya da “Zaman öldürüyorum” derim. Zaman en büyük öğretidir; öğrencilerini öldüren bir öğreti. O yüzden zaman öldürmeye bayılırım.
Hadi zamanı çekin bakalım? Geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman… Gelecek sadece beklentilerden ibarettir. Geçmiş sadece hatıralardan. Şimdiki zaman ise ikisini birden içerir. İkisi de şimdiki zamanda var olur. Zaman sadece insani bir algıdan ibarettir. Bizlerin yarattığı bir kavramdır. Bedenimiz her üç zaman diliminde birden mevcuttur. Saatinize bakın; şimdiki bedeniniz, 1 dakika sonra geçmişteki bedeniniz olacak. Şimdiki bedeniniz, 1 dakika öncesindeki geçmiş bedeninize göre gelecekteki bedeniniz oluverdi. Geçmişi değiştiremezsiniz. Şimdiki zaman ise geleceğin geçmiş olarak algılandığı zamandır. Gelecek de değiştirilemez, zira henüz gerçekleşmedi bile. Aslında üçünde birden mevcut olabilen zihninizden başkası değildir. Sizi de, zamanı da yaratan zihninizdir. Zaman sadece enerjideki değişimin ölçü birimidir.

Gözlerimiz olmasa renkler konusunda algı yaratamayız. Aynı şey tüm duyu organlarımız için geçerli. Sesler, tatlar, hisler.. Beyin bu algıları toplayarak anlaşılır bir hale getirmek için çabalar. Hafıza da böyle oluşur, deneyimler de. Hafızamız olmasa zaman algısı da olmaz. Ama beden yaşamaya devam eder mi? Eder. Zaten olmuş bir şeyi algıladığınızı hissettiğiniz anlar da olur. Buna da deja vu diyoruz.
Zihin bir şeyi yarattığında, yani enerji maddeye dönüştüğünde maddeye varlığını zaman verir. Dolayısıyla bizi de var eden zamandır, zira bizler de birer illüzyonuz.

Peki aynı illüzyon hayvanlarda da geçerli mi? Köpeklerin 1 yaşı insanlarda yaklaşık 7 yıla denk geliyor. Peki köpek bu 1 yılı yaşarken 7 yıl yaşamış gibi mi hissediyor? Zamanı hissetme hızımız beynimizin ne kadar bilgi aldığıyla alakalıdır. Benzer bilgiler girmeye başladığında zaman daha hızlı, yeni bilgiler geldiğinde zaman daha yavaş geçer. Bu yüzden yaşlılar için zaman her zamankinden daha hızlı ilerler. Çünkü hayat deneyimleri benzer bilgileri sürekli karşılarına çıkarır. Beyin için her saniye önemlidir çünkü beyin her saniye yeni bilgi kaydeder ve bu bilgileri anlaşılır hale getirmek için işlemcisini çalıştırır. Hayvanlara geri dönecek olursak; her hayvanın algılama kapasitesi farklıdır. Bu yüzden bazı hayvanlar diğerlerine göre yavaş çekim bir hayat sürerler. Örneğin köpekler, görsel bilgileri bizlerden %25 daha hızlı bir şekilde algılar. Bu yüzden sizler çok hızlı yanıp sönen bir ışığı sabit yanan bir ışık olarak algılarken, onlar her yanıp sönmeyi ayrı ayrı algılayabilir. Sineği bir türlü yakalayamama sebebiniz de budur. Sineğe göre bizim her hareketimiz yavaş çekimdir. Bu yüzden rahat rahat kaçabilir. Bakınız Örümcek Adam 1 filmi; yer soyunma odası; yeteneklerini ilk keşfettiği zamanlardan biri; okulun en popüler çocuğu bizimkine saldırır, ama bizimki her yumruğu ağır çekim görebildiği için kolaylıkla kaçabilir ve karşı yumruk atması da rakibi için bir o kadar hızlı olur.
hareketalgi
Peki bunu günlük hayatta biz de geliştirebilir miyiz? Evet. Meditasyon ve hareketli meditasyon adını verdiğimiz Tai Chi ve Qigong gibi çalışmalar nefesi ve zihni yavaşlatarak ağır çekim hareketler yapmanızı sağlar. Ancak aynı çalışma bir süre sonra rakibinizin hareketlerini de aynı şekilde yavaş çekim algılayabilmenizi ve karşı harekete de tam aksine çok hızlı geçebilmenizi sağlar. Tabi bu işin aksiyon tarafı. Şifa tarafına bakacak olursak, yavaşlattığınız zihinle değişen frekanslar (beta, alfa, teta, delta) hücrelerinizin yenilenmesi için gerekli ortamı doğuracaktır. Yemek yemekten tutun yürümeye kadar, yavaşlamayı öğrendiğiniz zaman hayatı daha uzun ve keyifli yaşamaya başlarsınız.
“Saçlarını düzelttim zamanın. Dağılmışlardı. Taramadım. İçinden acı, gözyaşı, hatıralar düşsün istemedim. Temiz kalsın istedim tarağım.. ” – anonim

İyilik de bir şiddettir

Şu sıralar kendini tekrar eden benzer yazılar yazmaya başladığımı farkettim. Başka enteresan birşey de eski okunmayan yazılarımı tekrar paylaştığımda okunma rekorları kırmaları. Demek ki yazdığım zamanlar kitleler henüz idrak etmeye hazır değillermiş. Bu yüzden de kendini tekrar, yeniden, yeniye ulaşmak için bazen faydalı olabiliyor.
Şimdi, bize hep iyilik yap iyilik bul dendi. Dinler, kişisel öğretiler, eğitim, sistem hep bize iyilik yapmayı empoze etti. Daulite, yin-yang yada ne derseniz, herşey beraberinde zıttını da barındırır. Dolayısıyla “iyilik” sözcüğünün üstüne basa basa zihinlerimize kazınmasının nedeni altında yatan “şiddet” sözcüğünü bilinaçtımıza yerleştirmek. Eğer iyilik bireyin yada toplumun bir işi haline geldiyse o artık iyilik değildir.

Birisine şiddet uygulamak için ille de iyilik sözcüğünün zıttı anlamına gelen eylemlerde bulunmanız gerekmez. Zira iyiliğin kendisi de başlı başına bir şiddettir. İyilik yaparak kendinizi “iyi” bir insan olarak kendi zihninizde önce var edersiniz. Iyi olmayan insanlar da var olmuş olur böylece.  “İyilik” yapmak, bu eylemi, iyiliğin tersi olan herşeyden ayrıştırıp ötekileştirir. Ötekileştirip, ayrımcılık yaptığınız herşey de kasıtlı olsun olmasın içinde şiddeti vareder.

“İyilik yap, iyilik bul” lafı bile içinde şiddet içerir. Aksi takdirde…
İyilik sandığımız eylem çoğu zaman karşıdaki insanı aciz duruma sokar. Anne babalar farkında olmadan çocuklarına bu şekilde orantısız şiddet uygularlar. Sevgililer, eşler birbirine sevgi adı altında şiddet uygular. Sevginizi yada iyiliğinizi çektiğinizde karşı taraf çuvallar.

İyilik karşı tarafta güven alanı oluşturduğu için bağımlılık yaratır. Bağımlı olmak yada bağımlı yapmak başlı başına şiddetin ta kendisidir. 

İyilik yapmaya bir başladığınız mı, bu üzerinize yapışan bir görev haline dönüşür. Daha iyisini yapabilirsiniz ama daha altını yapmak artık geri dönülmez bir çıkmaz yaratır. Birine indirim yapabilirsiniz ama ikinci kez geldiğinde o malı yada hizmeti artık gerçek fiyatından satamazsınız. Sevgilinize flört aşamasında çizdiğiniz her türlü pembe tablo, yaptığınız her türlü romantik aksiyon birer şiddettir. Onu buna bağımlı hale getirirsiniz. Sonra elde edip yada evlenip de bunları yapmaz hale geldiğinizde başka tür ve asıl şiddetler ortaya çıkmaya başlar.Sevenlerin hep birbirinden beklentisi vardır. Hep aradığı insanın hayalini kurar. Olmasa da sorun değil, bu kez bulduğu insanı aradığı insana dönüştürmeye çalışır. Aşkın doruklarında her iki taraf da birbirine “canım, cicim, sensiz yapamam” der. Aşk bittiğinde “şeytan görsün yüzünü, boynu devrilsin” bedduaları başlar. Sevgi de ikiyüzlüdür.

Çocuğun anne babasına itaat etmesi şiddettir. Anne babanın çocuğun iyiliğini düşünmeleri adına koydukları kurallar, yasaklar, ceza ve ödüller, onun adına aldıkları kararlar, geleceklerini tayin etmeleri, onları sürekli koruyup kollamaları şiddettir. Eşini ve çocuklarını kendinden çok düşünen ananın yaptığı şey şiddettir. Bu yüzden kadınlarımız meme kanseri olurlar. Çünkü meme besleme ile alakalıdır. Karşı tarafı yeterince besleyemediğine inanan; kendinden o kadar fedakarlık yapmasına rağmen karşı taraftan minnettarlık hissedemeyen; kendinden vere vere hiç kendini besleyemediğine inanan kadınlar malesef besleme organlarında sorun yaşarlar.
Ana babalar çocuklarına yatırım yaparlar. Yaşlılıklarında onlara bakacak bir yatırım aracıdır onlar. Her an dizlerinin dibinde olmaları gerekir. Bu yüzden okuturlar, bütütürler, verdikçe verirler.. Bir yandan onları yarış atına çevirirler. Kendi ezik kompleksli egoları yüzünden, çocuklarının başarısı üzerinden masturbasyon yaparlar böylece. Kariyer sahibi, şan, şöhret sahibi pek çok çocuk kendi ayakları üzerinde durma lüksünü tadamadan o mevkilere gelmişlerdir. Hatta maaşlı işlerde çalışırken, ceplerine harçlık konmaya, evleri, arabaları ana baba tarafından alınmaya devam eder.
Çocukların arasında ayrımcılık yapmak, birini ötekinden daha çok sevmek yada kayırmak, küçüğe büyükten daha çok ilgi göstermek, kız erkek ayrımı yapmak şiddettir. Sizi daha kızdıracak başka birşey söyleyeyim. Kendi çocuğunuza gösterdiğiniz ilgi ve sevgi, komşu çocuğuna yada sokaktaki kimsesiz bir çocuğa gösterdiğiniz ilgiden farklı ise bu ikiyüzlülüktür. İkiyüzlülük de bir şiddettir.
Ödül yada cezanın olduğu her ortamda davranışlarımızı ona göre geliştiririz. Gerçeklikten öte, içten olmayan, ikiyüzlü yaşantılar süreriz.

İyi olmak için kötülükle, acımasızlıkla mücadele etme gereği duyarız. İşin içinde en ufak bir şekilde şiddet, acımasızlık yada kötülük varsa, aynı formun içinde iyiliğin var olmasından bahsedilemez.

Devletler de ikiyüzlüdür. Kendi halkını mezheplere, ırklara, türlere, yörelere, zenginlik fakirliğe göre sınıflandırır. Onlar şiddetin baş aktörleridir. Ve şiddeti uygulanması gereken bir eylem olarak tüm halkına yaymaktadır. Aslında devletler halkından farklı değildir. Onlar neyse biz de oyuzdur. En çok konuşan, en baskın olan, en kurnaz tipleri başımıza kendimiz getiririz. Sonra demokrasi çoğunluğun diktatörlüğü haline gelir. Sahip olma, aç gözlülük, iki yüzlülük, sahtekarlık, alavere dalavere, güç ve iktidar arzusu hepimizin içinde olan şeylerdir. Devletler biz neysek odur. Bizlerin aynasıdır. 
Coğrafyanın bir yerinde açlıktan insanlar ölürler. On senelerdir bu durum değişmez. Sistem sizi iyilik yapmaya yöneltir. Vakıflar vardır, yardım kuruluşları vardır. Oralara para ve malzeme yardımı yaparsınız. Kimisi gönüllü olarak gidip oralarda görev alır. İyilik devreye girmiştir. Ancak yanlış bir şekilde devreye girmiştir. Sorgulama yapmadan, sorunların köküne inme gereği duymadan. Dolayısıyla sona ermeyecek bir duruma iyilik yapmaya kalkmak şiddete çanak tutmaktır. Buna aynı zamanda gönüllü cehalet de denir. Gönüllü cehalet bir nevi salağa yatmaktır. İşin aslını öğrenme lüksünüz varken, yada nedenleri niçinleri çoktan bildiğiniz halde tepkisiz kalmanız ve başka şekillerde hareket etmeniz demektir.

Acımak şiddet içeren bir duygudur. Acıdığın kişi yada olayı ötekileştirirsin. Aç olan kişiye acıdığın için iyilik yapmak, açlığı ortadan kaldırmayı aklından geçirmediğin için şiddet içerir. Paranın nereye gitiiğiği hiçbir zaman belli olmayan yardım kuruluşlarına bağışta bulunmak vicdan masturbasyonundan başka birşey değildir. Yoksulluğu, açlığı, şiddeti nedenleriyle birlikte kökünden halletmediğimiz sürece ikiyüzlü yaşamaya devam edeceğiz.

Bir de aşırı fedakarlar vardır. Kendilerinden başka herkesi severler, hep vericidirler kendilerine göre. Bu da kendine uygulanan bir şiddettir. Kimseye iyilik yapıyor sayılmazsın. Zira sadece sende olanı birine verebilirsin. İçinde sana ait bir iyilik yoksa başkasına verdiğin şeyin iyilikten başka pek çok başka tanımı olabilir. İyiliği de, kötülüğü de önce kendine yaparsın, etrafındakiler bundan nasiplenir. Zira herkes ayna vazifesi görür.

“Koşulsuz Sevgi” diye bir şey türedi bir de kişisel öğreti çöplüğünün içinde. Evet arada ben de kullanıyorum. Sevginin türlerini türettik. Türlerini türettiğiniz herşey ama herşey ayrımcılığa çanak tutar. Zira birinin varlığı diğeri için tehdit oluşturur. Biri diğerinden ötekileştirilir. Bu da bir şiddettir. Sevgi sevgidir. En saf haliyle, en içten şekilde yaşanır. Koşullu yada koşulsuz sevmeye kalkarsanız içtenliğinizi yitirirsiniz.
Şiddet binlerce sene önce başladı. Dinler, diller, milletler, mezhepler, ırklar, sınıflar, cinsiyetler ayrıştırılarak ötekileştirildi. Hangi dini, dili yada uyruğu seçme hakkımız doğumumuzla birlikte elimizden alındı. Dolayısıyla doğar doğmaz şiddete maruz kaldık.

Kıtlık olan yerde neden kıtlık olduğunu herkes apaçık biliyor. Hatta kıtlık olan yerin aslında tarıma elverişli olduğu; sırf ordaki insanlar kıtlık içinde kalmaya devam etsin diye mahsüllerin imha edildiği; tarım yerine gizliden uyuşturucu yetiştirilerek dünyada karteller oluturulduğu; yada petrol rezervlerine konarak haritanın o kısmının sömürüldüğü; güllük gülistan halkın mutlu mesut yaşadığı ülkelerin bir iç savaş çıkartılarak demokrasi adı altında seneler boyunca sırf petrol ve diğer zenginliklerine konmak uğruna perişan edildiği; dünyaya servis yapan satılmış medyalar vasıtasıyla neye inanmanız isteniyorsa ona inandırıldığınız pek çoğumuz tarafından biliniyor. Ancak gönüllü cehalet baskın çıkıyor.

Dolayısıyla şiddet sadece ve sadece derinine inildiği zaman şiddet olmaktan çıkar. Nedenlerini es geçip “iyilik” yapmaya devam ettiğiniz sürece şiddet var olacaktır.
Şiddetten özgür kalan bir nesil için hiçbir zaman savaşlar olmayacaktır. O zaman iyilik yapma ihtiyacı da duymayacak kimse.

Şiddetin zıttını aramak sizi şiddetten özgürleştirmez. Şiddetin bizzat derinindedir cevap.

Savaşlar çözüm değil, birer kaçıştır. Şiddetin derinine inip çözümlemek yerine sorumluluktan kaçıp şiddeti bizzat uygulamaktır.  Günlük yaşantımızda şiddeti hep ikiyüzlü şekillerde uygularız. Hep bir şeylerin arkasına sığınarak yaparız bunu. Ailede, ilişkilerde, arkadaşlıklarda, iş yerinde, toplum içinde hep gizliden suçlar işleriz. Dürüstlük örtüsünün altında ikiyüzlülükle işlenir bu suçlar. Savaşta ise alenen yapılır Bu yüzden daha çok kabul görür bu şiddet şekli. En azından ikiyüzlülükten kurtulmanın bir kaçış yoludur.

Barış yanlısı olmak da bir şiddettir. Beraberinde zıttını barındırır ve savaşları var etmeye devam eder.

İçinize dönün. İçteki karmaşayı çözerseniz dışa gerek kalmaz. Bu aynen devletlerde de böyledir. İçte karmaşa yaratılır. Bu çözülemez duruma getirilir ve dıştan yardıma muhtaç bırakılır.

O zaman şiddete gerçekten dur demek istiyorsanız günlük yaşantınızda nasıl şiddet uygladığınıza dikkat kesilin. Farkındalığınızı artırın. Duygularınızda, düşüncelerinizde, ilişkilerinizde, cinsellikte nasıl şiddet yüklü olduğunuza dikkat edin.  Şiddetle gerçekten yüzleşin ama. Onun karşıtını  bulacam, iyilik yapacam, pozitif düşünecem gibi safsatalarla vakit kaybetmeyin. Dikkat edip bunların farkındalığına varırsanız, o zaman kendinizi bunları düşünmekten dolayı kınamaz ve içinde milliyetçilik, dincilik, ırkçılık, ayrımcılık olan her türlü şeyden özgürleştirmiş olursunuz. Bunu başarırsanız gerçekten şiddetten özgürleşirsiniz.

Sadece ve sadece gerçeği arayan, sorgulayan, birey olmayı başaran birinin idealistlikle, milliyetçilikle, dincilikle, ırkçılıkla, siyasetle, ekonomiyle işi olmaz.
Ne bir devlet, ne bir din adamı, ne de bir guru sizin içinize barış, sevgi ve mutluluk getirebilir. Sizin size verebileceği , sizde olan bir şeyi bir başkası size veremez.
Şiddet yada öfke sadece korku tarafından yaratılır. Değişim ise sadece korkunun olmadığı zamanda gerçekleşir. Ancak değişmeye çaba göstermek değişimden başka birşeydir. İçinde çaba ve mücadele olan herşey kendi kendinize uyguladığınız başka bir şiddet türüdür.

Ben’i sorgulayın! Herşey ve herkesle BİR olduğunuzu idrak edip bunlar içinde “ben”in nasıl bir rol oynadığına dikkat edin. Eğer “ben”i var etmek için çabalıyorsanız, şiddet uyguluyorsunuz demektir. Tüm ayrımcılığı yaratan “ben”dir. “Ben”i anlayıp önce onu sorgulamayı başardığınızda  şiddetten özgürleşmiş olacaksınız. Bu da gerçek iyiliği getirecektir.

Hep aynı şeyi yaparak fark yaratamayız. Dünyanın bu halde olmasını sorgulayan çocuklarımız var. Onlar dini, dili, siyaseti, parayı, ayrımcılığı sorguluyor. Onlara sakın şiddet uygulamayın.

Kendinize bir iyilik yapın ve nötr olun…


Not: içinize dönmenin tek yolu meditasyondur.

5 Haziran 2015 Cuma

Zihinsel Oruç

Malum Ramazan yaklaşıyor. Bu yazıda hem bedensel hem de zihinsel oruca yer vereceğiz. İkisinin de birbirine faydası tartışılmaz. Uzun yazılar yazdığımın farkındayım. Sabırla okumanızı tavsiye ederim.
Ramazan ayı iş veriminin en çok düştüğü zamandır. Çalışanlar en çok bu zamanda performanslarının ve konsantrasyonlarının düştüğünü söylerler. Pek çok yer sırf bu yüzden çalışma saatlerinde esneklik yaratır. Ancak bu orucun açılma saatini değiştirmez.
Açlık boş bir midenin varlığına işarettir. Bunun bedenimizdeki mevcut enerjinin düşmesiyle alakası yoktur. Açlık tamamen beynin ürettiği bir olgudur. Bu yüzden de beynin yarattığı açlık düşüncesi insanı gün boyu beta modunda rahatsız etmeye devam eder (bakınız Alfa In Beta Out adlı yazım). Hayatta kalma titreşimleri, yaydığımız beta modunda insanın sağlıklı düşünmesini zorlaşır. Açlık hissinin rahatsızlık vermesinin nedeni beynin sadece bu konuya odaklanmasından kaynaklıdır. Bunu gün boyu mesele haline getirir. Aslına bakarsanız mesele haline getirilmiş, sevgiyle yapılmayan işten de hayır gelmez. Günün sonu genellikle ziyafet masalarında, intikam alırcasına yenen yemeklerle sona erer. Gün boyu aç bırakılan beden, günün sonunda maruz kaldığı bombardımanla faydadan çok zarar görmeye başlar.
Düşünmek, hatırlamak, odaklanmak, hesaplamak, ölçmek, biçmek, çözmek gibi işlemler için beynin yeterli miktarda glikoza ihtiyacı vardır. Oruç esnasında bedene giren glikoz miktarında geçici bir süre düşüş yaşanır. Glikoz tek başına beyin için gerekli yegâne yakıtlardan biridir. Dolayısıyla yetersiz glikoz miktarından dolayı oruç esnasında insanlar odaklanma ve hatırlama konularında sıkıntı yaşarlar.
Beden glikoz miktarında azalma hissettiğinde bunu telafi etmek için bedenin kendi içindeki kaynaklara yönelir. Bunun için de mevcut proteinleri ve glikojenleri kullanır. Bu telafi sistemi beyne 24 saat glikoz sağlayabilecek kapasitedir.
Kimi inanışlarda, Nirvana’ya ya da tanrıya ulaşmanın yolu olarak çok ağır oruçlar tutulur. Günlerce haftalarca hiç yemek yenmediği olur -akşam da dahil. Kısa süreli oruçta bedenin kendi ihtiyacını nasıl karşıladığını söyledik. Uzun süreli ve ağır oruçlarda ise beynin bu ihtiyacı keton denen oluşumla karşılanır.
Ketonlar, vücut enerji için yağ hücrelerini parçaladığında ortaya çıkar. Bu olay yeterince ensülin almadığınızda, vücudunuz enerji için şeker yerine yağ kullanmaya başladığında meydana gelmektedir. Yemek yemediğiniz için aç kalmış olabilirsiniz veya bazı nedenlerden dolayı vücudunuzda yeterince ensülin olmayabilir. Yağın enerji olarak “yakılması” sonucunda ortaya keton cisimleri çıkar. (Dunstan, C. (2010). Blood ketone monitoring in type 1 diabetes).
Glikozlara nazaran ketonlar çok daha iyi bir enerji deposudur. 100 gram keton cismi, 11 kilogram ATP üretecek yapıdadır. Bu yüzden glikoz yerine ketonların yakıt olarak kullanımı beyinde ciddi metabolik değişimlere yol açar. Sinir hücreleri hafızayı kaydedip gerektiğinde geri çağırmak, bilgiyi harmanlamak, düşünmek ve hayal etmek için kullanılır. Bunu da bir seri elektriksel dürtülerle yaparlar. İşte bu dürtüler, normalde glikozla sağlanan dürtülerden çok daha derin ve daha önce hiç deneyimlemediğiniz dürtüler olabilir. Bu bazen ölüm ötesi deneyim yaşayan insanların gördüklerine benzer deneyimler yaşatabilir. Aynı deneyimi bu uzun süreli orucu meditasyonla birleştiren Tibetli rahipler de yaşarlar.
Geçmişte atalarımız derin meditasyon ve ruhsal şifa için hep oruç tutmuşlar. Modern tıp şimdi daha yeni bunun üzerinde çalışmalara başladı. Bu çalışmaların doğrultusunda görülen şeylerden biri de, hem orucun bağışıklık sistemindeki bozulmayı engellediği, hem de bu sistem içindeki hücre ve kan yapımını artırdığı. Bunun yanı sıra yaşlı ve ölü hücrelerin de vücuttan atıldığı gözlenmiş.
Kemoterapi kanserli hücreleri yok etmesiyle bilinir, ancak gerçek şudur ki kurunun yanında yaş da yanar. Bağışıklık sisteminiz altüst olur. Biri yanınızdan hızla geçse, rüzgarından nezle olacak kadar zayıf düşersiniz. Burada ise durum farklı. Oruç kemoterapinin aksine sadece gitmesi gerekene yol verir. Hatta kemoterapiyle beraber yapılırsa onun yan etkilerini de ekarte eder.
Açlık hissi doğduğunda, sistem enerjiyi daha sonra kullanırım mantığı ile depolamaya başlar. Bunu başarabilmek için de gerekli olmayan ölü, hasta yada yaşlı hücreleri geri dönüşüm amacıyla kullanmaya başlar. Yani şöyle düşünün: kanserli hücreler yediğiniz şeylerden beslenirler. Özellikle şekere, unlu mamüllere ve asidik gıdalara bayılırlar. Yani siz beslenmenize dikkat etmezseniz kurtulmak isteğiniz kanseri kendi elinizle besleyip büyütmeye devam edersiniz. Oruçta ise tam tersidir. İyi hücreler aç kaldığında, kötü hücrelere saldırırlar ve onlarla beslenirler. Vücut kendi başına şifa bulmaya başlar. Bu yüzden de vücudu kendi haline bırakmak gerekir bazen. Bunun en iyi yollarından biri de oruç tutmaktır. Ya da günümüzde tercih edilen daha havalı adıyla detoks…
Gelelim zihinsel oruca…
Vücudu kendi haline bıraktığımızda, yani dışarıdan gıda takviyesini kestiğimizde, vücudun nasıl kendi kendini iyileştirdiğinden bahsettik. Ne iyi gıda, ne kötü gıda sıfır gıdayla olayı hallettik!
Aynı şey zihin için de geçerli.
Gün boyu zihnimiz çöplük gibi düşünceler içinde yüzer. Aynı anda pek çok işi yapmak durumundasınızdır. Kafada bin tilki cirit atar. Yattığınızda bile beyin problem çözmeye devam eder. Hatta bu sizi uyutmayacak dereceye kadar varır. Düşüncelerin çokluğundan dolayı tek bir şeye odaklanmanız zorlaşır. Düşünce, öfke, üzüntü, endişe, korku gibi duyguları yaratır. Düşünceleriniz sizi hasta etmeye varıncaya kadar haddini aşar.
İşte bu noktada aynı bedensel oruçtaki gibi zihinsel oruç devreye girer. Bunu yapmanın en kolay ve etkili yollarından biri meditasyondur.
Zihinsel oruçta gelen düşüncelerin farkındalığı vardır ama onlara takılmazsınız. Yol verirsiniz giderler. Öyle bir an gelir ki artık düşünmemeye başlarsınız. İşte bu sizin için paha biçilmez, en kıymetli andır. Bu, hiçliğe ulaşılan andır. Düşünceler sizi zehirleyen, hasta eden kımıl zararlılarıdır. Onlardan kurtulmak kadar değerli bir an yoktur. Düşünceler enerji demektir. Enerjiler de maddeye dönüşür. Her düşünce önce bedeninizde maddeleşir. Yani her düşünce bedeninizle özdeşleşmeye başlar. Bağırsaklarınız hazmetmeyle alakalıdır. Hayatta hazmedemediğiniz her türlü düşünce gidip bağırsağınızda da hazmedilemeyen şeye dönüşür. Karaciğer kanı zehirli atıklardan temizler. Zihninizi zararlı düşüncelerden arındırmazsanız bu sizi içten içe zehirlemeye başlar. Korkularınızdan arındırmazsanız böbrekleriniz taşla dolar ya da böbrek üstü hormonları yüzünden depresyona girersiniz. Her düşüncenin etkilediği illa ki bir organ yada sistem vardır.
Dolayısıyla zihin ve beden ayrılmaz bir ikilidir. Aslında buna üçüncü ve en etkili eleman da dahil olur. O zaman beden-zihin-ruh dengesini kurarsınız.
Zihinsel oruçta bedensel oruçta yapılan yanlışlar yapılmamalıdır. Yani tüm gün oruç tutup, açlık hissi ile eziyet çekip, akşam intikam alırcasına yenen yemek misali, zihinsel oruç tutup kendinizi düşüncelerden arındırıp ardından bombardıman şeklinde düşüncelerin içine düşerseniz olmaz. Meditasyon gün içinde 20 dakika ya da yarım saat yaptığınızda sizi sakinleştirir, dinlendirir ama asıl meditasyon bu değildir. Meditasyon farkındalığınızın her an açık olduğu, her an ve her dakika medite halde olduğunuz konumdur. Yani 20 dakikalığına alfa moduna geçip sonra tekrar beta moduna geçmeniz size uzun vadede bir kazanç sağlamaz. Bu aynı, kısa süreli ve yaşam tarzı haline getirilemeyecek diyetlere benzer.
Zihinsel oruçta olumlu düşünce yoktur. Olumlu düşünme olumsuz düşünceleri bastırarak gerçekleşir (bakınız Türkçede OlumlamaTürkçe'de Olumlama adlı yazım). Meditasyonda ne olumlu ne de olumsuz düşünceye yer vardır. Olumlu da olsa olumsuz da olsa gelen her türlü düşünceye yol verilir. Zira zihin kainattaki en büyük ayrımcıdır. İyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi kavramlarla ikiciliği (düalite) yaratan baş ayrımcı zihindir. Nötr olmak zihni yenmenin tek yoludur. Zihinsel oruçla bu sayede kendiliğinden olumlu düşüncelerin olumsuzların yerini almasını zaten sağlarsınız. Bu da ruhunuzdan gelmeye başlar. En saf, en doğal, en temiz haliyle. Bu sayede beden-zihin-ruh bütünlüğünü yakalarsınız.
Kapatırken kutsal Ramazan ayı için vereceğim en güzel mesajı sizle paylaşmak istiyorum:
Gülümsemek orucu bozmaz :-)

NÖTR OLMAK - HİÇLİĞİN BİRLİĞİ

Şimdiye dek hep pozitif ve negatif düşüncelerden, dualiteden, yin yangdan filan bahsettik ve hepsinin sonunu herşeye karşı nötr olmakla bağladık. Okurlardan gelen yoğun istek üzerine nötr olmayı açmaya başlayalım.
Nötr olmak, İngilizce’deki karşılığı “neutral”, yani tarafsız ve atıl olmak anlamına gelir.
Aydınlanmaya giden zorlu yolda, hiçbir tercihi olmayanlar  yolu en kolay yürüyecek olanlardır. Birşeye ne kadar çok sarılır ve onu saplantı yada takıntı haline getirirseniz; başka bir deyişle size yapışmasına izin verirseniz; yada tam tersi önünüze gelen herşeyi elinizin tersiyle iterseniz, inkar eder, olduğu gibi kabul etmezseniz, işleri zorlaştırısınız. Ne sarılmanın, ne de itmenin olmadığı o anda, herşey yapmacık olmaktan çıkar ve  açıklığa kavuşur.
Eğer asıl gerçeği görmeyi hedefliyorsanız, o zaman hiçbir şey hakkında fikir yürütmeyin. Ne taraf tutun ne de karşı durun. Sevmediğiniz birşeye karşı sevdiğiniz birşeyi koymak, sadece zihnin hastalıklı bir eyleminden başka birşey değildir.
Aydınlanma yolunda yürüyeceğiniz yol o kadar uçsuz bucaksızdır ki, içinde ne birşeyler çok fazladır, ne de eksiktir.  Hiçbir şeyin gerçek doğasını göremediğimiz için, insan olan bizler hep seçim yapmak durumunda hissediyoruz. Kabul yada red...
Ne sizin dışınızda gelişen şeylerin, ne de kendi içinizdeki hiçliğin içinde yaşamaktan vazgeçin. Sadece herşeyle “bir” olmayı baaşrdığınızda, o zaman tüm karmaşa yok olmaya başlayacaktır. Durağan olacam diye aktif olmayı bıraktığınızda, bu yoldaki mücadeleniz sizi yine aktif yapacaktır. Zira mücadelenin kendisi aktivitedir. Mücadele verdiğiniz konuya yapıştığınız sürece “birlik” sizden uzak kalacaktır. Bu yüzden de hem aktivite ve durağanlık, hem de kabul ve red olayında tümden çuvallarsınız.
Birşeylerin gerçekliğini inkar edip red etmek, o şeyin gerçekliğine duyulan özlemdir.
Herşeyin boşa olduğunun koyu savunucusu olmak da o şeyin gerçekliğine duyulan özlemdir.
Bu konularda ne kadar çok konuşur ve düşünürseniz, gerçekten o kadar uzaklaşırsınız.
Artık gerçeklerin peşinde koşmayın; sadece fikir yürütmekten vazgeçin.
Bir keresinde bir arkadaş toplantısında, bir anda masadaki herkes bir tartışmanın içine girdi. Herkesin söyleceği bir şey vardı. Herkesin kendi söylediği doğruydu. Öyleki karşı tarafın konuşmasına izin vermeden sözünü kesmeler; sesini yükselterek baskın çıkmalar; bir takım mimiklerle “hadi canım sen de”, “atıyorsun”, “yalan” imalarında bulunmalar; neredeyse karşısındakine uçan tekmeyle karşılık verecek duruma gelmeler.. sonra bir an geldi hepsi durdu ve bana baktı. İçlerinden biri “abi senin hiçbir fikrin yokmu? Nası bi adamsın sen? Sence hangimiz haklıyız?” diye sordu.
“İçinizden birinin haklı olması neyi değiştirecek? Buyur en haklı sen ol. Yada sen ol. Yok yok sen ol. Birinizin haklı olması diğerlerinin kendi gerçekliklerini değiştirecek mi? Hayır. O yüzden ben haklı olmak yerine mutlu olmayı seçiyorum. Buyur en haklı sen ol. Sen haklı hissettiğin için mutlu ol, ben mutlu hissetiğim için haklı olayım.” 
Zihni yok ederseniz madde de yok olur, zira her düşünce eşittir enerji ve varolan herşey enerjinin maddeleşmiş halidir. Nesne dediğimiz bu varolan şeyler özne dediğimiz zihnin ürünüdür.  Zihin de, yani özne de, nesneler yüzünden sürekli çalışır. Bu ikisinin bizi götüreceği tek gerçek: “hiçliğin birliği”dir.
İyi ve kötü ayrımı yapmayı bıraktığınızda, fikir üretmekten ve önyargılardan kurtulursunuz. 
Aydınlanmaya odaklanmak bile bu fikrin size yapışmasına neden olur ve yoldan çıkmışsınız demektir.
Herşeyin doğasına uyumlandığınızda akışta olursunuz. O zaman yolda rahat  yürürsünüz, kimse yada hiçbir şey sizi rahatsız edemez.
Herkesin kendi gerçekleri vardır, dolayısıyla tüm evren “gerçek” çöplüğüyle doludur, çünkü herkesin gerçeği deneyimlerinden edindiği şeylerdir ama aslında tek bir gerçek vardır. Ayrımcılık cehaletin kendisine yapışan nesnesel ihtiyaçlarından doğar. Ayrımcılık yapan bir zihinle zekaya ulaşamazsınız. Gerçekte iyi kötü, güzel çirkin yoktur. Bunları zihin yaratır. Yaratmakla kalmaz maddeleştirir. Beğenmek yada beğenmemek olgularının gerçekte yeri yoktur. Tüm dualite cehaletten kaynaklanır. Aslında herşey yarattığımız illuzyonlardan ve rüyadan ibarettir.
Gözler hiç kapanmasa rüya görmeyiz. Zihin ayrımcılık yapmasa yüzbinlerce şey aynı olur, tek bir öze ait olur. Herşey bir ve aynı olunca zaman kavramı da ortadan kalkar.
Size yapışan şeylerden kurtulun. Sahip olduğunuzu sandığınız nesneler yavaş yavaş sizi ele geçirip onlar size sahip olmaya başlar. Duygu ve düşünceler, bilgi, deneyim, imgeleme bunların hepsi değersizdir. Deneyimler olaylara yorum katmanıza neden olur. İyi, kötü gibi dualiteye dayalı fikirler bu şekilde oluşur. Hisleriniz en saf ve doğal haliyle kaynağından gelse bile, zihin tüm deneyimlerini, travmalarını ve öğretilmiş bilgileri harmanlayıp illaki yorum katacaktır. Zihin ayrımcılık yapan en tehlikeli düşmanınızdır.
Hayatımızı koşuşturmaca içinde yaşıyoruz. Sürekli bizi meşgul etme üzerine kurulu bir sistem yaratılmış. Bu sistemin en önemli ve göz ardı edilen silahı ise zaman. Hepimiz zaman kazanmak yada zaman öldürmek için yaşıyoruz. Uyanacağımız zaman, işe yada okula gideceğimiz zaman, öğle arası, iş çıkışı, köprü trafiği, haberler, diziler, özel günler, randevular herşey zaman tarafından yönetiliyor. Zihinlerimiz bu şekilde çalışırken hücrelerimiz de aynı şekilde çalışmaya başlıyor. Onlar da zaman kazanmaya çalışıyor. Uygun yaşam alanı bulduğunda virüs gibi çoğalmaya başlarlar, tıpkı bizler gibi. Öldüğümüzde bilgi aktarımını çoktan yapmış oluruz.  Yaşam alanı hayatta kalmayı gerektirecek kadar zorlu ise, çoğalacak, bilgi aktarımını yapacak ve ardından ölecek lüksü yoksa, o zaman hücreler ölümsüzlüğü seçerler.  Zaman ve tüm ölçü birimleri evrenin sonsuzluğunu unutturmak için uydurulmuş kodlamalardır. Zihin birşeyi yarattığında, yani enerji maddeye dönüştüğünde maddeye varlığını zaman verir. Dolayısıyla bizi de var eden zamandır, zira bizler de birer illuzyonuz. Zaman yoksa biz de yokuz. Olmadığımızın farkına vardığımızda hiçliğe ve birliğeulaşırız.

5 Mayıs 2015 Salı

Negatif Düşünce Gücü!

Olumlu düşüneceğim diye bir taraflarımı yırtarken, bilmem kaç gün orama burama vurarak telkinlerde bulunarak hayallerimin gerçekleşmesini beklerken, ya da zaten olmuş bitmiş gibi düşünüp yine de olmadığını görerek hüsrana uğrarken, olumsuz düşündüğüm zaman her şeyin şıp diye gerçekleşmesi adil midir?
Günün birinde mutlu bir ilişki kurmanın hayaliyle dalmadığınız öğreti kalmazken, kendinize sürekli aynı insanları çekmeniz; iyileşmek üzere şükür dualarına yatıp, uygulamadığınız öğreti, gitmediğiniz şifacı kalmazken sürekli hastalıktan kırılmanız; başarılı olma telkinleri içinde yüzerken kaybedenler kulübünün önde gideni olmanız… Olumlu düşüncenin altında bastırdığınız olumsuz düşüncelerin titreşimleri hep galip geliyor değil mi? O zaman olumsuz düşüncenin gücü, olumlu düşünce gücünden daha mı güçlü diyeceğiz?
Hedeflerimize ulaştıktan sonra bizi nasıl bir hayatın beklediğiyle ilgili en büyük sorun, yolumuz üzerinde yer alan, bilinçaltımızda yatan engel ve nedenleri hasır altı edişimiz ya da gözden kaçırmamızdır.
Zihinsel karşıtlık teorisi amaçlarınıza ulaşırken şu anda ne durumda olduğunuzu, kat edeceğiniz yolu ve yolunuz üstündeki tüm engelleri de hesaba katmanıza yöneliktir.
Amaçlarımızı çoktan oldu şeklinde kabul etmek bazen geri tepebilir.
Evet, bunu şifa yazılarımda “vas-sa” videosundaki gibi zaten olmuş, çoktan gerçekleşmiş şeklinde yapmamız gerektiğini yazmıştım, ancak o kalpten yapılan ve çok güçlü bir titreşim seviyesinde gerçekleşen bir şey. Buradaki durum biraz farklı.
Başarıya giden yolda tespit edilen engeller, sizi gereksiz yere oyalayacak olanları ayıklayıp vedalaşmanızı sağlar. Yol verin gitsin! Tabii ki bu, sizi gerçekten başarıya taşıyacak olanlara daha fazla odaklanmanıza yardımcı olur.
Başarıya giden yolda size engel olacağını düşündüğünüz 3 şeyi sıralayın. Bunun yanı sıra başarıya ulaşmanın size getireceği 3 şeyi de sıralayın. Bu, enerji ve motivasyonunuzu heba etmeden, doğru ve verimli şekilde kullanmanızı sağlayacak, zaman kaybını da önleyecektir. Belki de hiç başlamamanız ya da henüz zamanı olmadığı konusunda size yol gösterecektir. Zira kendinizi ne kadar güvende hissederseniz o kadar yüksek moralle ve motivasyonla işe koyulursunuz.
Kadim öğretilere baktığınızda olumlu düşünerek her zaman sonuca ulaşırsınız. Ancak unutulan bir şey vardır ki, Yin-Yang her zaman olumlunun yanında, hatta altında olumsuzu da barındırır. Sunum yapmadan önce sunumun ne kadar başarılı geçtiği ve izleyenleri ne kadar çok etkileyip alkış manyağı olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ancak bunun geri tepmesi halinde yaşayacağınız travma daha büyük olacaktır. Çoğu zaman da geri teper çünkü hesaba katmadığınız şey altta yatan dualitenin (ikilik) bastırılmış diğer elemanıdır.
Stratejik iyimserlerle savunmacı kötümserleri karşılaştıracak olursak: İyimserseniz sonuca odaklı olursunuz ve bunu gerçekleştirmek için çaba gösterirsiniz; kötümserseniz geçmişte bu konuda başarılı olmuş olsanız dahi hesaba katmanız gereken şeyler olduğunun farkındasınızdır. Bu yüzden de yol üzerindeki tüm engelleri hesaplarsınız, neyin yanlış gidebileceğini düşünür, önlemleri alırsınız.
İyimserler kötümserlere göre elbette daha iyi performans gösterirler, zira özgüvenleri daha fazladır ve yüksek beklenti içindedirler. Kötümserlerse daha temkinli ve tedirgindir; analitik, sözel ve yaratıcı konularda beklentileriyse daha düşük seviyededir. Bu halleriyle bile kötü bir performans sergilemezler.
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, olumsuz düşünceler kaygıların harekete dönüşmesine yardımcı olmaktadır. En kötü senaryoyu hesaba katmak, daha fazla çaba göstermek ve daha fazla motivasyon sergilemekle sonuçlanabiliyor.
İyimserler ya da kötümserler, biri diğerinden daha iyidir diyemeyiz. İkisi de Yin-Yang’ın ayrılmaz parçalarıdır. Bir şirkette her ikisine de ihtiyaç vardır. Denge bunun üzerine kuruludur. Yönetici sadece iyimser ya da sadece kötümserlerden oluşan bir takım kurarsa vay onun haline! Mesela iyimserleri cesaretlendirip gaza getirmek işe yararken kötümserlerde bu geri tepebiliyor. Kime nasıl yaklaşacağınızı da bilmeniz gerekiyor.
Yine yapılan araştırmalar “Yapacağım!” diyenlerin “Yapacak mıyım?” diyenlere göre daha fazla çuvalladıklarını göstermiştir.
Bardağın ne boş tarafını, ne de dolu tarafını, her iki tarafını birden görmek durumundayız.
Beynimiz “gerçek” ve “hayal” arasındaki farkı ayırt edemez.
Bir gün zengin olacağının, başarılı olacağının ya da mükemmel eşi bulacağının hayali ile olumlu düşünen insanlar, hep o “bir gün” ile, ucu açık bir hayalin beklentisiyle yaşayabilirler. Bunu gerçekten gerçekleşmiş kılmanınsa kesin bir yolu yoktur, zira insan faktörü göz ardı edilemez. Size “Zaten olmuş gibi düşünün”, “21 gün oranıza buranıza vurarak telkinlerde bulunun”, ya da “Şükür duasına çıkın” desem, bunların hiçbiri tek başına size kesin sonuç getirmeyecektir. Zira zihniniz, deneyimleriniz, dualite, titreşimleriniz, rezonans kanunu gibi etkenler kişiden kişiye farklı sonuçlar getirecektir.
Bu yüzden isteklerinizde “nötr” olmayı öğrenmeniz, kendi gerçekliğinizle (ya da yanılsamalarınızla) hakikatler arasındaki dengeyi kurmanız, zihin-beden-ruh bütünlüğünü sağlamanız sizin hayrınızadır. Bu dengeyi haritanın doğusunda meditasyon ile sağlıyorlar.
Bir şeye karşı nötr olursanız, yani ona olan arzularınızdan kaynaklanan kaybetme korkusuna sahip olmazsanız, yani ona sahip “olmak” ya da “olmamak” halinin sizi farklı biri yapmadığını bilirseniz, o zaman o şeyi “seçme” kudretine sahip olursunuz. Çünkü içindeki pozitif (istek, arzu, dilek) ve negatif (kaybetme korkusu, kaygı) güçlerin karmaşası arasında kontrolünüzü kaybetmemiş olursunuz. Güç tamamen size geçmiş olur.

Hayatınıza "Es" Verin!

Güzel bir müzik dinlediğinizde müziğin ahengine kaptırıp herşeyden soyutlarsınız kendinizi, yada güzel bir yazı okuduğunuzda kendinizi o yazının derinliklerinde bulursunuz. Müziğin yada yazının içindesinizdir o an. Hayat durmuştur, sadece o an, şimdi vardır.
Peki dinlediğiniz güzel müziği müzik yapan şeyin notlar, yazıyı yazı yapan şeyin de kelimeler olduğunda hemfikiriz sanırım. Şimdi diyeceğim şey önemli: notaları da, yazıları da güzel yapan asıl şey nedir biliyor musunuz? Aralardaki “ES”lerdir. Bu esler olmasa herşey birbirine karışır, müzik de yazı da anlamını yitirir, kaos doğar.
Tıpkı hayatlarımızdaki gibi.
Vurdukça vuran, çarptıkça çarpan, insanları ve insanların birbirlerini meşgul etmesi üzerine kurulu bir sistemin içinde debelenip duruyorsunuz.Hayatına “Es” verebilen kaç kişi var aranızda? Hayata “Es” vermenin ne olduğunu idrak edebilen?  Es vermek yaptığınız işe sigara, çay yada tuvalet molası vermek değildir. Es vermek, herşeyi o an için bir yana bırakıp şimdiye dönebilmek ve AN’ı yaşayabilmektir.
Aynanın karşısına geçip samimi bir şekilde aynadaki sen’e bir sorun: ben kimim?
Verdiğiniz cevap, hangi şirkette hangi hede höde pozisyonunda önemli bir kişi olduğunuzsa, gözlerinizi kapayıp, suratınızı ellerinizin arasına alıp çamur gibi yoğurmaya başlayın. İyice allak bullak olduktan sonra gözlerinizi açın ve aynaya bakıp bir daha sorun: ben kimim? Kim olduğunuza isim soyadla, kimin çocuğu yada ebeveyi olduğunuzla, nerde yaşadığınızla, erkek yada kadın oluşunuzla, mesleğinizle, yada mezun olduğunuz okul ve ünvanla cevap vermekte ısrar ediyorsanız gözlerinizi kapayıp tekrar tekrar bu soruya devam edin.
Soruların cevapları hep “kişiliğiniz” ile alakalı çıkacaktır.
Tekrar aynanın karşısına geçtiğinizi düşünün. Bir görünmezlik hapı yutun ve tamamen görünmez olun. Artık aynada sadece arkanızdaki duvarın yansıması var. Şimdi bir de ses tellerinizin olmadığını düşünün. Ne görünüyorsunuz, ne de sesiniz çıkıyor. Peki, kişiliğinizi belirleyen şeylere ne oldu? Sizi siz yapan özelliklere? Siz hâlâ aynı siz misiniz? Hâlâ aynı utangaç, patavatsız, kendini beğenmiş, mütevazı, zayıf, şişman, güzel, çirkin, akıllı, tembel siz misiniz? Size ne oldu?
Siz aynı sizsiniz… Kişiliğiniz sadece zihninizin inşa ettiği bir illüzyondur. Siz ( ve aileniz, çevre, toplum, deneyimler) kim olduğunuzu belirlemek için onu beraber yarattınız. Kim olduğunuz, hakkınızda yaratılan önemsiz inanç ve yargılardan ibarettir.
Siz kişiliğiniz değilsiniz. O zaman olduğunuzu düşündüğünüz “siz” nesiniz? Gerçekten var mısınız? Siz gerçek misiniz? Soru sormaya devam edin!
Zira hepimiz başkalarının hayatlarını yaşıyor, başkalarının cübbeleri içinde debeleniyor, kartvizitteki sen-ben olduğumuza inanıyoruz. Kimisi ailesi için yaşıyor, kendini başkaları için feda etmekle meşgul. Kimisi de soruların cevaplarını birbirini ardına katıldığı kişisel gelişim kurslarında, özel seanslarda, danışmanlıklarda ve terapilerde arıyor. Çoğumuzun da istediği hayatı yaşayamadığı için suçlayacağı yada bahane edeceği pek çok insan ve neden var.
İnsanları sürekli meşgul etme üzerine kurulu sistem çok iyi işliyor. Mutsuz ama hırslı insanlar ekonomiyi sürekli canlı tutuyor. Mutsuz olan insan, mutlu olmak için alışveriş yapıyor, herkes kazanıyor. Hasta oluyor, ilaç şirketleri ve psikologlar bayram ediyor. Deşarj olmak istiyor, spor merkezleri kazanıyor.  Dinlenmek istiyor, tur şirketleri kazanıyor. Günü kurtarmak istiyor, gece aktığı âlemler kazanıyor. Kimisi sarılacak bir şeye ihtiyaç duyuyor, dine sarılıyor, takımına fanatik taraftar oluyor, asarım keserim milliyetçi oluyor, partizan oluyor.
Lakin bunların hiçbiri “Es” vermek değil dikkatinizi çekerim.
Tüm bu saydıklarımızı ya da sayamadıklarımızı yönetmenin de en iyi yolunu bulmuş sistem: “medya.” Onlar sürekli karamsar ve umutsuz haberleriyle, dizileriyle insanları mutsuz etmeyi ve korku toplumu yaratmayı çok iyi beceriyorlar. Ahlak değerlerini onlar yönetiyor, onlar çökertiyor. Modayı onlar belirliyor. Toplumun içine düştüğü her şeyden onlar sorumlu olduğu halde, bu durumdan bile faydalanıp “reyting” yapmayı yine onlar biliyorlar. Oyunun gidişatını onlar tayin ediyor, oyuna itaat etmeyenleri yine onlar oyundan atıyorlar.
İnsan onla bunla, sistemle, hatta kendisiyle uğraşmaktan en başta sorduğum soruyu bir türlü soramıyor kendine. Ben gerçekten var mıyım? Kimim ben?
Peki “Es” vermeye geri dönelim. Durmak bilmeyen bir karmaşanın içindesiniz. Notalar birbirine karıştı. Güzel Chill-Out müzik yerine Trash Death Metal karışımı bir müzikle yol alıyorsunuz. Kafanız şişmiş, ruhunuz kararmış. Kelimeler birbirine girmiş. Sözlerini takip edemediğiniz tekerleme rap dinliyorsunuz sanki. Yada noktası virgülü olmayan niteliksiz bir yazıya dönmüş hayatınız.
Nasıl “Es” vereceğiz? Bir yerden esmesini mi bekleyeceğiz? Hayır!
O çok çalışan, durmak bilmeyen zihninize bir dur diyeceksiniz. Kafadaki binbir tilkiye de yol vereceksiniz. Bu düşünceler o kadar güçlü ki, sizi rezil de eder vezir de. Düşünceleriniz yüzünden kendi kendinizi hasta edebilir, korkular, endişeler, kaygılar yaratabilir, paranoyak bir yaşam sürebilirsiniz.
Düşüncelere dur deyip hemen şimdi şu anda varolmanın yolu ise “Es” vermektir. Es vermek doğru nefes almayı bilmekle olur. Nefes ki bizim en önemli enstrümanımızdır. Ne sıklıkta nefes aldığınız, dakikada aldığınız nefes sayısı, nefesin kalitesi, süresi, miktarı, nefesle alakalı herşey sizin yaşam kalitenizi etkiler. Sinirliyken, korku içindeyken yada endişe içindeyken aldığınız nefes ile mutlu iken, sakinken ve huzurluyken aldığınız nefes arasında dağlar kadar fark vardır. Herşeye bir “Es” verip şimdiye dönmenin tek yolu ise nefesinizi kontrol altına almaktır. Nefesi kontrol altına alırsanız, zihninizi de kontrol altına alırsınız. Sinirli, öfkeli moddan bir anda kendinizi mutlu ve huzurlu moda sokabilirsiniz. Bu sizi hemen şimdi o anda bambaşka biri yapma gücüne sahiptir. Bulunduğunuz ortamın titreşimlerini bile değiştirebilirsiniz. Katıldığınız bir toplantının gidişatını belirleyen siz olursunuz, ilişkilerinizi daha sağlıklı hale getirebilirsiniz, spordan sanata herşeyde durumu lehinize çevirebilirsiniz. Doğru nefes tekniği sizi hayatta kalma mücadelesi (survival mod) modunda salgıladığınız Beta beyin dalgalarından kurtararak Alfa beyin dalgalarına taşır. Bu da farkındalığın kat ve kat arttığı, pek çok üstün yeneklerinizi kullanma imkanı bulduğunuz bir mertebedir. Sistem medya ve diğer her türlü araç gereçle bunu bastırıp sizin Betada kalmanız için savaşır.
Yapacağınız şey çok basit. Ne yapıyorsanız yapın, ister çok önemli bir toplanıtının tam ortasında olun, ister TV seyredin, hemen bir durup şu anda nasıl nefes alıyorum diye sorun kendinize.
Nefeste ustalaşan kişi artık kolaylıkla meditasyon yapabilir hale gelir. Meditasyon farkındalığın tavan yaptığı, tüm illuzyonlardan kurtulup AN’a dönebildiğiniz tek yerdir. Sanılan şu ki meditasyon esnasında insanlar astral seyahatler yapıp bambaşka alemlere gidiyorlar. Evet bunu imgeleme yoluyla yapmak mümkün ama meditasyon bu değildir. Zaten beynimizin yarattığı sanal dünyada illuzyonlar içinde yüzerken, neden gözlerimizi kapatıp yine kendi yarattığımız bambaşka illuzyonlara dalalım ki?
Bizler bu bedende varolmayı seçerken iyisiyle kötüsüyle tüm deneyimleri yaşamak üzere seçimimizi yaptık. O yüzden bu hayatı da dibine kadar yaşamak için bedenlendik. Ne başka bir hayatta ödüllendirilmenin beklentisi ile, ne de orda cezalanma korkusuyla yaşamaya gelmedik.
Şu anda ne yapıyor olursanız olun bir durup “Es” verin hayata. Kim olduğunuzu sorun. Yaşayabileceğiniz tek zaman şimdidir. Es verip onu yaşayın...

Kurtuluş!

İşi ticarethane haline getirmiş olan hastanelere gittiğinizde safra keseniz yada bademciğiniz için “o zaten genetik bir bozukluk, olmasa da olur, alalım hemen” diyerek hasılatı artırmak için sizi ameliyat masasına yatırırlar.
İnsan denen oluşumda, varoluşuna ters düşen ve doğal olmayan tek şey ise EGO’dur, ve bir Allah’ın kulu da sizin egonuzu alalım diyerek iyilik yapmaz.
Çocukken “ben”, “sen”, “o”, “biz”, “siz”, “onlar” yoktur! Çocuk çişi geldiğinde “Selim’in çişi geldi” der. Yada kısaca “çiş geldi” der de “çişim geldi” demez. Acıktığında “Atahan acıktı” der mesela. Onlara sen’i, ben’i, o’nu bizler öğretiriz. İlk “ötekileştirme” bizim sayemizde başlar. BEN olmayı öğrenmesi, yani ilk kişiliğini Ben’de sanmasını ve onunla varolduğuna inanması bizim yüzümüzdendir. Aferim, çocuğunuza ilk egosunu kazandırdınız.
Çocukların herşeye üçüncü tekil şahıs şeklinde yaklaşmasına etiketleme denir. Yere düştüğünde çocuk “Alican düştü” der kendi için. Yada “uyku geldi” der. Bunlar hep etiketlemedir.
Etiketleme yöntemi:
Korktuğumuz zaman biz büyükler içimizden de dışımızdan da “korkuyorum” deriz. Halbuki çocuk mantığında etiketlemeye kalksanız bunu “korku geldi” şeklinde yorumlarsınız. Kanserinizden, şekerinizden, tansiyonunuzdan, baş ağrınızdan, migreninizden bahsedersiniz. Hatta yaşlılar kendi aralarında tansiyon ve şekerlerini yarıştırırlar. Hastalığınızı, korkularınızı, yada herhangi bir duygunuzu sahiplendiğiniz için o size yapışıp kalır.  Ondan kurtulmak için gösterdiğiniz her çaba nafiledir, çünkü kurduğunuz tüm olumlama cümlelerinde size ait birşeyden bahsedersiniz. Evren size ait olduğunu düşündüğünüz şeyi sizden almaya kıyamaz. Bir şeye hem “benim bu” diyeceksin, hem de kurtulmak istediğini söyleyeceksin. Yemezler! Kurtulayım derken titreşimleriniz onu daha da size yapıştırır.
Meditasyon esnasında farkındalığın artması ile gelen duygu ve düşünceleri gözlemci olarak izlersiniz. Gelen düşünce korku ile alakalı ise aynı çocuk mantığı “şu anda korku geldi” dersiniz. Sizden bağımsız olan bu varlık artık tek başınadır ve onu göndermek daha kolaydır.  Korku düşüncesini gönderdiğinizde yada sil tuşuna bastığınızda size yapışan birşeyden kurtulmuş olursunuz. Etiketleme yerine “korkuyorum”, “hastayım, “üzgünüm” derseniz, size ait olan bir şeyden bahsediyorsunuz demektir. Ondan kurtulmanız aslında gerçekten istediğiniz birşey olmayabilir.  Zira onu yaratan da sizsiniz...
İçe dönüş:
İçe dönüş sadece nefes teknikleri ve meditasyonla sağlanabilir. Beta seviyesindeki birinin içe dönmesi olanaksızdır. Medite hale geldiğinizde ve farkındalığınız arttığında gelen duyguya bakın. Gelen tüm duygu ve düşünceleri etiketlenmiş haliyle gözlemlersiniz. Onları yaratan nedenler, insanlar yada deneyimler önemsizdir. Onları tanımlamak için kelimeler kullanmaya, cümleler kurmaya çalışmayın. Sadece soruyu sıcak tutun. Gelen düşünce ne? Onlar sadece ve sadece duygudur. Onu yaratan şeylere, Ali’lere, Veli’lere dalarsanız vay halinize. Odaklanacağınız şey duygunun kendisidir, onu yaratan şey değil.
Şimdi yapmanız gereken bu tek başına kalan etiketlenmiş duygunun etrafında dolaşan akbabaları gözlemlemek. Bunlar düşüncelerdir. Duygunun etrafında fır dönerler. Onları bir bir ayıklamak zevkli olabilir. Yada alayına birden kışt diyebilirsiniz.
Anlamadığımız şeyin kölesi oluruz. Gelen duyguyu olduğu gibi kabul edin. Zihninizin duruma uygun yorumlar katmasına izin vermeyin, aksi halde duygunun etrafında dolaşan daha fazla akbabayı kendiniz yaratmış olursunuz.
Tüm bu mücadelenin sonunda ulaşacağınız şey “berraklık”tır. Bu berraklık gelen duygu hakkında elde edeceğiniz sonuçtur. Bunu “sakinlik” takip eder. Bunalmamış bir şekilde, duyguyla beraber, “bir” olmaktır bu mertebe. Duygunun doğasını kavrayıp sizde yarattığı etkiyi anlamanız ise kendini bilmektir. Duyguyu kendinizden ayırt etmek ve kurtulmak ise “kurtuluş”tur.
Her hangi bir duygudan kurtuluşa doğru yol almanızı sağlayacak 4 adım vardır:
1 - Tanımla
Gelen duygunun ne olduğunu kavra
2 - Olduğu gibi kabul et
Duyguyu, onu yaratan nedenlerden bağımsız olarak tek başına ve yorum katmadan olduğu gibi kabul et
3 - Sevgiye dönüştür
Duygunun kaynağı yada kendisi ne olursa olsun onu sevgiye dönüştür. Zira sadece 2 tip duygu vardır. Biri sevgi, diğeri ise korku. Diğer tüm negatif duygular korkunun türevleridir.
4 - Bırak gitsin
Şimdi tek başına kalmış, etiketlenmiş ve sevgiye dönüşmüş olan bu duyguyu sonsuzluğa göndermenin vakti geldi. Onu azat edin. Kurtuluş gününüz kutlu olsun.