4 Eylül 2021 Cumartesi

Sınırda



Hayatınızdaki insana karşı pek çok hissinizin olması son derece doğaldır. Hayatının, potansiyeline ataç olduğunuz gibi gitmemesinden dolayı duyduğunuz üzüntü, kendine zarar vereceğine dair korku, sizi ve kendini incittiği için duyduğunuz öfke, yine potansiyele ataç olmanızdan dolayı yaşadığınız hayal kırıklıkları, ona yeterince yardım edememekten dolayı duyulan suçluluk…

Hisleriniz ne olursa olsun pik yaptığında onları oldukları kabul etmek en iyisidir.

Çoğu insan birlikte olduğu insanın kişilik bozukluğu olduğuna inanır. Aslında bu durum o kisişinin kişiliğiyle ilgili kronik bir davranış şeklini ısrarla devam ettirmesinden dolayıdır. Bunlar kendine zarar verme ve cezalandırma eğilimleri, terk edilme korkusu gibi hisler olabilir.

Duyguları bir anda ortaya çıkıp, bir anda kaybolabilir, yada değişebilir. Birinin çabuk değişen duygularına karşı alabileceğiniz aksiyonları asla kestiremezsiniz.

Duygusal olarak hassas olan insanlar çoğu zaman ilişkilerini, işlerini kaybedebilir, ait oldukları sosyal ortamlardan dışlanabilirler. Sonra bu kişide oluşan his duyguların kötü olduğu ve onlara sahip olunmaması gereğidir. Karşılaştıkları olay bir duygusal tepki gerektiriyorsa ondan kaçınmayı tercih eder, yokmuş gibi davranır. Duygularını bloke eder, bastırır. Ama bu bir yerden patlama şeklinde ortaya çıkacak zamanı kollar, çünkü duygular serbest kalmak isteyecektir.

Vahim olan şey ise, ona acı veren duyguları gözlemlerken ona yardım edememekten dolayı duyduğunuz çaresizliktir. Yardım etmek istersiniz ama sürekli bindiği dalı kesen biri vardır karşınızda.

Sevdiğiniz kişinin bu aşırı duygu yoğunluğu paranoya ile sonuçlanabilir. Bazen sürekli onu terkedip etmeyeceğiniz üzerine yoğunlaşır. Bazen buna çoktan ikna olmuştur bile. Ve her hareket ve davranışınızda bunu onaylayacak deliller yaratır kendine. Aslında sizin böyle bir düşünceniz yoktur, ama üzerinize böylesine bir suçlama ile gelindiğinde doğal olarak tepki göstemeniz kaçınılmaz olacaktır.  

Suçlama ve hatta iftiralar altında ezilince siz de bu sefer duygusal olarak yoğunlaşırsınız. Bu yoğunlaşma karşı tarafta onu terke edeceğinize dair ekstra bir delil olarak kayda geçer (!). Bu durum “loop”a girer. Size güvenmeyen bir insanla neden birlikte olmakta ısrar ettiğinizi sorgulamaya başlarsınız. Onun profesyonal yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmeye başlarsınız.

Bazen bir duyguyu deneyimlemekten kaçınmak için onun yerine başka bir duyguyu koyarız. Bu yüzden de çoğu zaman üzüntünün yerini öfke alır. Öfke daha rahatlatıcı gelir. Üzüntüyü görmezden gelmeye yardımcı olur.

Pek çok insanda duygu uyandırmayan yada çok az etkileyen durumlar, bu insanlarda aşırı duygu yoğunluğuna yol açabilir. Bunlar içinden geçenleri saklamayan, duygularını en yoğun şekilde yaşayan ve sergileyen insanlardır. Sadece bir tetikleyici gerekir. Önemsiz olaylara aşırı tepki vererek etrafındaki herkesi şaşırtırlar ve uzun süre de sakinleşemezler. Duygu normal insanlara göre beyinde daha uzun süre yer etmeye devam eder. Sevdiğinizin aslında asla inmek istemediği bir hız treninde mahsur kaldığını düşünebilirsiniz. Çünkü bitmek bilmeyen duygu vagonları vardır. Aslında onlar da bu trenin bir parçası olmak istemez, çoğu zaman bu durumu size dile getirir ve sözler verir, ama bu treni nasıl durduracağını bilemezler.

Eğer ilişikideki bir davranışımız cezalandırılıyorsa o davranışı terk ederiz. Tepki gösteririz. O kişi de bizim tepkimize tepki gösterir. Onların itici güce sahip olan aşırı duyguları bizim de daha duygusal olmamıza neden olur.

Bazen sevdiğiniz insan, acılarının kabul edilemez ve gerçek dışı olduğuna kafalarının içinde o kadar fazla inanır ki, değersizliklerini onaylayacak delil aramaya devam ederler. Sevdiğiniz, kendisi için gerçekçi olmayan hedefler koyarak standartlarını yükseltebilir. Aslında kendini değiştirmeye çalışma çabası kendini cezalandırma yöntemlerinden biridir. Hedefe ulaşamayacaklarını bildiklerinden kendini değersiz kılma durumunu ispat etmiş olacaklardır. Bir problem çıktığında problemi çözmek yerine durumu daha da kötü hale getirecek seçimler yapabilirler. Sevdiğiniz kişi kriz üreten bir durumdayken ona yardım etmeyi denemişseniz çoğu zaman hayal kırıklığına uğramışsınızdır. Belki ona sayısız kez yardım çözümleri sundunuz ve o da bunlardan birini uygulayacağına dair size sayısız sözler verdi. Ama her uygulama vakti geldiğinde yoğun dürtüsel duygularıyla fikrini değiştirip yine bildiğini okudu.

Sevdiğinize yardım etme çabası bazen ağır çekim bir araba kazasını  andırır. Yaptığı hız, ani manevralar kaçınılmaz bir kazaya davetiye çıkaracaktır. Ona uyarılarda bulunmanız nafiledir. Sizi duysa bile olan biteni değiştirecek güçte olmadığını düşünür. Aynı kazalara daha önce de şahit olduğunuz için sinirlenirsiniz ve yine çaresiz hissedersiniz.

Sevdiğiniz insanın bu şekilde davranıyor olması hayatları boyunca hep önemli kayıplar yaşamalarından kaynaklı olabilir. Bu yüzden çoğunlukla kontrol duygularını zaptedemezler. Bu kayıplara karşı hassas hale geldiklerinden bir şeyi kaybetme ihtimali bile onları dengesiz davranmaya itebilir. Ortada bir kayıp yokken bile olacağı ihtimaline karşı tetikte beklemelerine yol açar. Bu beklentiye ataç olurlar. Çoğunlukla ona davetiye çıkarırlar. Bazen de kışkırtıcı davranabilirler. Çok güzel giden bir ilişkileri dahi olsa, günün birinde sevdiği kişiyi kaybetme ihtimaline karşı geliştirdiği yoğun kaygılar, karşı tarafa yaptığı sürekli suçlamalar ve paranoyak davranışlarla sevdiğini  ilişkiden kaçırtacak şekilde kışkırtıcı boyuta ulaşabilir. Ve yine bir kayıp yaşamış olarak kendine bir durumu daha ispat eder.

Hayatları boyunca kayıplar yaşamış bu insanların bazıları yine hayatları boyunca sonu hayatta kalmayla sonuçlanan sayısız felaketler de geçirmiş olabirler. Depremde göçük altından çıkmış olabilirler, araba kazaları, felaketler, ölümün ucundan dönülen hastalıklar; tecavüz vb utanç ve suçluluk duygusunu yoğun yaşadıkları olaylar yaşamış da olabilirler. Saydıklarımın tümünü peşpeşe yaşamış olan insanlar da olabilir. Bunları çoğu zaman hayatlarına mıknatıs gibi çektiklerinin farkında olmadan yaşamışlardır bunları.

Kayıplar biriktikçe zamanla yaşadığı kayıplara karşı duygularını deneyimlemekten uzaklaşmaya başlarlar. Duygularından kaçıyor olmak çok yoğun bir üzüntü yaşadığı gerçeğini değiştirmez. Ama yine de kayıplarının yasını tutmaktan kaçınırlar, çünkü kayıpların sebep olduğu üzüntüye katlanamazlar. Sıklıkla bitmek bilmeyen acıyı deneyimlerler.

Onlara yapacağınız en büyük yardım, yanlarında olduğunuzu, onları oldukları gibi kabul ettiğinizi hissetirmek, mümkün olan en kısa ve uygun zamanda profesyonel yardım alabilmesi için yanında olmak, ama tüm bunları yaparken de kendi enerji alanınızı korumayı ihmal etmenizdir.

20 Ağustos 2021 Cuma

Potansiyele Ataç Olmak

Daha önce "Ataç'ı Bozmak" yazımda ataç olma halini ve bundan özgürleşme yollarından bahsetmiştim.

Ataç'ın türlü hallerinden biri de potansiyele ataç olma halidir.

Eğer birlikte olduğunuz kişinin potansiyel varlığına ataç olduysanız ve bu kişi de bu ataç olduğunuz potansiyeli gerçek kılmaya pek de hevesli değilse, aslında gerçekte orada olmayan bir şeye ataç omuş, gerçek olmayan birini seviyorsunuz demektir. Kendi yarattığınız illuzyonda yaşıyorsunuzdur. 

İnsanları olduğu gibi kabul etmek yerine, ufak bir kıpırtı dahi olsa görüp şahit olduğunuz yada kafanızda yarattığınız potansiyelini seviyor olmak, sevgi enerjisindeki al ver dengesini bozacaktır. 

Potansiyeline ataç olduğunuz kişi, beklentilerinizi yerine getirmeyince de, derin üzüntüler, hayal kırıklıkları, gücenmişlik ve darılmışlık hislerine kapılacaksınız.

Örneğin, sürekli şiddet gören bir kadın, kocasının aslında ne kadar şevkatli ve sevecen olabildiğini bir şekilde deneyimlediyse, ondaki bu potansiyele ataç olup değişebileceğine kanalize olur. Bu beklenti içinde şiddet görmeye devam eder. Bu duruma katlanır. Kimse değişmez. Ne şiddet uygulayan, ne buna katlanıp ataç olan. Kadın yarattığı bu konfor alanıyla, karakoldan şikayetçi olmadan çıkıp yine şiddet uygulayan kocasının evine geri döner.

Yada çok işkolik, gözü işinden başka hiçbir şey görmeyen bir sevgiliniz var. Sürekli size daha sakin bir hayat istediğini söyleyip duruyor ama ne işinden ne de o koşuşturmacalı beta hayatından vazçemiyor. Siz ise onun bir şekilde sakinken nasıl hayat dolu, mutlu, neşeli olabildiğini deneyimlediniz. Bu bir potansiyeldir. Demek ki yapabiliyor olayıdır. Bu potansiyele ataç olup, onun bir gün herşeyi geride bırakıp öncelik sıralamasında size de sıra gelebileceğine inanıp, sabırla bu duruma katlanırsınız. Ama genellikle de hayal kırıklıkları ve üzüntü yaşarsınız. İlişki bu haliyle çok yürümez. Ayrıldığınızda o kaldığı yerden bildiği şekilde hayatına devam eder.

Aslında bahsi geçen insan hiçbir zaman sizin için orda olmamıştı. Bunu siz yaratmıştınız. Bu durumun sizde yarattığı yıkım aslında karşı taraf için de geçerli olacaktır. Aynı zamanda , o kişi de sizin zamanla tatmin olmadığınızı, hayal kırıklıkları yaşadığınızı, sizin de aslında gerçekte orada olmadığınızı, kendisini olduğu gibi kabul etmediğinizi, takdir görmediğini, gerçekten O'na aşık olmadığınızı anlamaya ve hissetmeye başladığında o da bir yıkım yaşayacaktır. 

Bir gün sizin sevdiğiniz haliyle ortaya çıkma ihtimaline, potansiyeline ataç olarak o anı bekleyerek, sevdiğiniz kişinin gerçekte olduğu haline bir nevi katlanıyorsunuz.

Verdiğimiz bu örnekler kişiye mahsus olmalla beraber, aynısı durumlar ve olaylar için de geçerlidir. Yarattığınız frekanslarla üzerinize çektiğiniz olaylar ve durumlar aslında gerçek iken, siz arada bir değişken durumları görüp bunların olabileceği potansiyeline ataç olup beklenti içinde yaşar, ve kendi yarattığınızı illuzyonlara katlanırsınız.

Herkes kendi potansiyelini kendi zamanlamasına göre, kendi hedeflerine ve kendi kişisel gelişimine uygun bir şekilde ortaya çıkarmak ve keşfetmekle yükümlüdür. 

Titreşip kendinize gelin. Hayat sizin hayatınız. 

Not: makalelelerim bir bütünlük arzeder. Hepsi birbirini tamamlar ve birindeki sorunun çözümü diğer makalede mevcuttur.

14 Ocak 2019 Pazartesi

Aversion - Anti Ataç



Bu yazıyı okumadan önce “Ataçı Bozun” adlı makaleyi okumanız gerekmektedir. Zira devam niteliği taşır.

Ataçı bozmak kendini bedensel yada duygusal olarak uzaklaştırmak demek değildir. Ataçı bozmak bizi karşı tarafa bağımlı kılan titreşimlerden kendimizi özgürleştirmektir. Ataçı bozmak karşı tarafı her zamankinden de daha çok sevmektir. Bunun yolu da onu bütünüyle, tamamen sevmekten geçer. Ataçı bozmak sadece ve sadece sevgideki kişisel beklentilerimizin ötesine geçtiğimizde, yani bu beklentilere ataç olmadığımızda gerçekleşir. “Let Go” yani bırakmanın gerçek anlamı sanılanın aksine daha fazla sevmektir.

Hepimiz mutlu olmak isteriz, paralelinde de incinmemek. Mutluluğu insanlara, sahip olduklarımıza, şartlara ataç ederiz. Bunları kaybetme endişesi bizi kedere sürükler. Şartların değişmesi ihtimali bizi mutsuz eder. Bu yüzden bizi tanımlayan duygulara ataç oluruz. Bunlar da malesef genellikle olumsuz olanlardır. Hatta bundan kendine konfor alanı yaratanlar olur.

Etrafımızdaki dünyayı kontrol etmeyi bıraktığımızda, sizi tamamlaması için gereken özgürlüğü tanımış olursunuz. Bu şekilde bir bütün, BİR olursunuz. Bırakmak bu yüzden önemlidir, bıraktığımızda mutluluk içeri girer.

Ataç olmadan bir hayat sürmek için daha fazla insanla iletişime, etkileşime geçelim. Bu sayede dar alanda kısa paslaşmalardan kurtulur, etrafımızdaki sınırlı sayıdaki insana bağımlı hale gelmeyiz. “Birbirimizi tamamlayan elmanın iki yarısıyız” gibi sözlere aldanmamamk gerekir. Kimse bir diğerinin yarısı olamaz. Siz kendi başınıza tam ve bir bütünsünüz. Bu yüzden arasıra yalnız takılmakta fayda var. Kendi başımıza yetmeyi öğrenmenin de, birey olmanın da zamanı geldi. Hobileriniz olsun, kitap okuyun, yürüyüş yapın, hatta ve hatta “mal” gibi hiçbir şey yapmadan durmanın keyfine varın, tüm bunları yalnız yapın. “Onsuz yapamam, edemem” gibi laflardan özgürleşin. Ondan önce de vardınız. Onsuz da gayet ayakta durabilecek, şartlar değiştiğinde her zamankinden daha güçlü kendinize yetebilecek ve hayatta kalabilecek kapasitedesiniz.

Geçmişe mazi, geleceğe niyazi. Geçmiş adı üstünde geçmiş artık. Kendimizi cezalandırmanın, kabullenmemenin, inkar etmenin sonu yok. Geçmişe ataç olmayalım. Korkunun yerine sevgiyi koyalım. Sevdiğimiz şeye odaklanalım ve listelerimizi hep sevgi üstüne oluşturalım. Değerli olduğumuzu bilelim ve kendimiz ve insanlık için güzel şeyler yapmaktan kaçınmayalım.
Ataçın kökünde yanılgılar vardır. Ataç olduğumuz şeye aslında var olmayan anlam ve değerler yüklemeye başlarız.  

Yalnızsanız toplum ille de hayatınızda biri olması için size baskı kurar. Belki çok güzel yada yakışıklı değil, belki çok utangaçız. Hayat yalnız geçer mi? Omuzunda ağlayacak biri olmasın mı? işte onlara kanarız, yalnızlığımız batmaya başlar ve birini bulma çabasına gireriz. Ve bulduk diyelim. Zavallı bulunan. Hayatı boyunca doyurulmamış istek, ihtiyaç ve çöplerimizle onu boğmaya başlarız. Hele bi de ihtiyaçlarımızı karşılamaya başlasın, adam için kadın (yada tam tersi) vazgeçilmez olacak ve onu elde tutma ve kaybetme endişeleri başlayacak. Karşılamazsa bu sefer mutsuzluğuna geri dönecek ama yine bunun sorumlusu partneri olacak. Onu bırakırsa kedere ve yalnızlığa düşecek, sorumlusu yine belli.

İşte ataçı bozmanın yanlış anlaşıldığı yer burda başlıyor. Duygulardan ve bunu yaratan titreşimlerinden özgürleşmek yerine, sevdiğimiz insanı terk etmek, ayrılmak, bir daha da “şeytan görsün yüzünü” moduna girmekle karıştırılıyor. Ataç olmanın tersine İnglizce’de “aversion” deniyor. Tam tercümesi yok. Nefret, dışlama, hoşlanmama, hatta en birebir tercümesi “tiksinme”. Aversion Terapi diye Türkçemize girmiş adıyla seanslar yapılıyor. Mesela sigaradan tiksindirme yöntemi ile sigarayı bırakmanız sağlanıyor.

İliskideki ataçı bozma da yanlış anlaşılır ve yanlış uygulamaya koyulursa, sevdiğiniz kişiden nefret etmeye, sürekli zihin çatışması yaşamaya, onu kendinizden uzaklaştırmaya, onu asla bir daha görmek istememeye başlarsınız. Bu ataç olunan herşey için geçerlidir. Paraya ataç olan biri bu yolla hayatını bir çadırda mı geçirecek? Sevdiğine ataç olan biri hayat boyu yalnız mı yaşayacak? Bu sefer ”kimse benim için yeterince iyi değil. Aşk meşk zayıflar için. Benim yapacak önemli işlerim var” demeye başlarız.

Ötekileştirip dışladığımız, nefret edip uzaklaştırdığımız şeyle işimiz biti mi sanıyorsunuz? Aklımızın bir ucu hep onda olacak. Kiminle beraber? Bensiz nasıl geçiyor günleri? Kıskançlık, merak ve hazımsızlık. Zıttı bile olsa Ataç olmaktan çok da farklı değil. Yine ona bağımlı kaldık. Bir şeyden ne kadar nefret edip uzak durmaya kalkarsanız ona o kadar ataç olursunuz. Nefret titreşimleri güçlü bir duygudur. Ondan nasıl intikam alırım diyerek sinsi planlar yapmak, her hareketini gizliden izliyor olmak, onla görüşmesen dahi ortak eş dost, sosyal medya vasıtasıyla sürekli onun hakkında bilgi toplamak, yada kendin hakkında onlar vasıtasıyla bilgi göndermek de ataçın bir halidir. Hiçbir şey bitmiş değildir. Ataç devam eder., hem de patalojik seviyede.

Bu yüzden ilişkinizde sorun varsa lütfen içinize dönün. Hayatımıza giren her kişiyi hayatımızdan atmak benzer kişileri hayatımıza çekmeye son vermeyecek. Değiştirmemiz gereken her defasında hayatımıza giren kişi değil, duygularımızın yarattığı titreşimlerdir. Her defasında aynı frekansta yayın yaparsak, bize hizmet edecek frekanstaki insanları üzerimize çekmeye devam edeceriz. Her defasında da “hep de aynı insanlar beni buluyor” deyip mızmızlanıp dururuz. Beraber olduğumuz kişi bizim hangi ihtiyaçlarımıza ilaç oluyorsa, ataç olduğumuz şey bu ihtiyaçların karşılanıyor olması ve bunun bizde yarattığı duygusal karşılığı, yani titreşimidir. Bizde eksik olanın dolduruluyor olmasıdır. Besin kaynağı bizim ataç olduğumuz şeydir. Duygularımız, hissettiklerimizdir. Kişinin bizzat kendisi değil. Dolayısıyla, kişi hayatınızdan çıkarsa ataç olduğunuz şeyden mahrum kalıp derin üzüntüye boğulursunuz. Besleneceğiniz duyguları yaratan kaynak gitmiştir. Koşa koşa yalvar yakar peşinden gidersiniz. Yada artık sizi beslememeye başladığında onu suçlamaya başlar, bu sefer tiksinme terapisi uygularsınız kendi kendinize.

Biz bi silkinip kendimize gelelim.

Daha doğrusu titreşip…

21 Ekim 2018 Pazar

Onu Seviyorsanız Yok Etmeyin!


Image result for woman alone clipart
Loryn B

Onu seviyorsanız yok etmeyin!

Bilin ki o daha önce de zarar gördü. Başka bir yok ediliş arzu ettiği bir şey değil. Eğer sizinle birlikteyse, bilin ki geçmişte yaşadığı tüm korkularının, güvensizliklerinin üzerine basa basa size doğru geldi. Sizinle olmak için… Size herşeyini açmış olabilir, tüm sırlarını paylaşmış olabilir, tüm travmalarını, acılarını, kötü deneyimlerle dolu geçmişini  size anlatmış olabilir. Bunları alın da onarın diye size anlatmadı. Nelere göğüs gerdi ve onu o yapan ve bugünlere getiren deneyimleri paylaşmak için anlattı sadece.

İhtiyacı olan ve önemsediği tek şeyin, sevgi, anlayış ve sabır olduğunu anlatmak istedi.  Bunları anlattı diye ona kırık bir vazo gibi de davranmayın.  O her parçası ile bir bütün.  Her yere saçılmış bile olsalar… Onu tüm parçalarıyla birlikte kucaklayın. Yeni parçalar eklemeden… Geçmişte neden bu sıkıntıları yaşadığını görmesini ve yüzleşmesini sağlayın. En kötülerin artık geride kaldığını ve en iyinin, yani sizin yanında olduğunuzun kıymetini bilsin.

Tüm geçmişini geride bırakarak sevgiye bir şans daha vermeyi seçti.  Size kalbini ve bu ilişkinin kendisini kendi elleriyle teslim etti.

Onu hayal kırıklığına uğratmayın!

Onu tanıdığınızı sandığınız an onu yok edersiniz! O daha önce okuyup sonunu bildiğiniz bir kitap yada seyrettiğiniz bir film değil. Henüz keşfedilmemiş bir eser. Bu yüzden her gün onunla ilk kez bir araya geliyormuşsunuz gibi gelin. (50 First Kiss gibi).

Orda olun. Duygusal yoksunluğunuzdan başka hiçbir şey ona bu kadar zarar veremez. Onunla koca bir gün geçirebilirsiniz, ama aslında orda onunla değilsinizdir. Bazen de başka şehirlerde bile olsanız oracıktasınızdır. Sizi hep hisseder.

Onu istemekten ziyade ona ihtiyaç duyduğunuzu hissederse yıkılacaktır. Sadece yalnızlığınızı gidermek için onunla olma fikri onun derin zarar görmesine neden olur.  Zira o sizin sevginizi her saniye arzuluyordur, sadece korkularını yenmek yada kendini güvende hissetmek için değil.

Sizin kendi geçmiş acılarınız size zarar vermiş olabilir. Onu sadece geçmişinizi taşıyan bavulu sırtlanacak biri olarak sevmeyin.  Sizi onaracak, yaralarınızı iyileştirecek biri olarak sevmeyin. Ancak bilin ki, zamanla, bunları bilmeden de olsa zaten fazlasıyla yapacaktır.

Onu sevdiğinize eminim.

Sevmeseydiniz onunla birlikte olmazdınız. Ama siz de sonuç itibariyle değişken duyguları olan bir insan olduğunuza göre, onu yanlış şekillerde sevme eğiliminde olabilirsiniz.
Ona ilk bakışta neler gödüğünüzü hatırlayın. Sizin için her şeydi.  Bu onun güzelliği olsun, vahşi doğası olsun, komik tarafı olsun, başına buyruk özgür tarafı olsun.. başka hiç kimsede bulamadığınız şeyler illa ki vardır.

Sizi en çok cezbeden ise onun bütünlüğü.  Onu seviyorsanız bırakın bu şekilde kalsın. Bırakın güzel kalsın, vahşi kalsın, bütünlüğünü korusun. Kendi kaderini kendi tayin ettiği, bunun efendisi olduğu sürece, onun hayatında ne kadar büyük bir rolünüz olduğunun farkına varın. Ona nasıl davrandığınız, onun da kendini nasıl gördüğünü tayin eder. Onu vezir de edersiniz, rezil de.  O elinizde tuttuğunuz narin bir parça ve dikkatlice ve güvenle tutulmaya ihtiyacı var.

Onun varlığı ve sevgisi her bi hücrenizi iyileştirecektir. İçinizdeki boşluğu doldurmak için onunla beraberseniz bunu anlayacaktır. Bu da ona zarar verecektir. Ve bilin ki, o da sizin bir şeyleri onarmanızı yada iyileştirmenizi beklemiyor.

Seviyorsanız, tüm kusurlarıyla sevin.  O da en az sizin kadar mükemmel değil.  Ve bunu sizinle paylaşmak istiyor. Ruhunun tüm çıplaklığıyla size sunmak ve tamamıyle kendi olmak istiyor.

Onu olduğu gibi kabul etmeye hazır değilseniz onu yok edersiniz. Onun için ne kadar emek harcarsanız, bilin ki o misliyle cevap verecektir. Ona ayı gösterin, önünüze galaksileri sersin.. Onu adam gibi severseniz sizi asla unutmaz.

27 Mayıs 2018 Pazar

Ataç'ı Bozun!



“…aslında ataç olduğunuz gerçekten kişinin kendisi değildir. Ataç olduğunuz şey, o kişiyle yaşadığınız deneyimler ve sizde yarattığı titreşimlerdir.”



İngilizce’de “attachment” diye bir sözcük vardır. Tam tercümesi o kadar zordur ki, duruma ve koşula göre kullanmak gerekir. Zira bir yandan bağlılılık, bağımlılık anlamına gelir; bir yandan üzerinize yapışan şey anlamına, diğer yandan omuzlarınızdaki yük anlamına dahi gelebilir.

Bundan sonra bu hale Ataç Olma hali diyelim.

Hayat bazen tam bir eziyet, çile haline gelebilir. Bunun baş nedeni ise tatminsizliktir.

Tatminsizizdir çünkü gerçek anlamıyla etrafımızda olan bitenin doğasını anlayabilmiş değilizdir. Bunun nedeni ise evrende var olan her şeyin birbirine bağlı oluşunu idrak edemeyişimizdir. Her şeyden ayrı ve farklı tuttuğumuz ve varlığına inandığımız bir “BEN” vardır ve bu Ben’e olan inanış iki ayrı sebep daha doğurur.

Kendimizin diğer şeylerden ayrı olduğu inancı beraberinde ataç olduğumuz, bağlandığımız, bağımlılık haline getirdiğimiz, tutunduğumuz, bel bağladığımız, yapışıp kaldığımız yada üzerimize yapışıp kalmasına izin verdiğimiz şeyi getirir. Yada tam tersi ayrılığı, ötekileştirmeyi, nefreti ve uzak durmayı…

Eziyet çekmemek ise elimizdedir.

Hayatı eziyet haline dönüştüren bağlılık ve ayrılığın yanılgı ve cehaletinden kendimizi kurtarabilirsek, o zaman herkesin ağzına sakız ettiği Nirvana’ya ulaşabiliriz.

Eğer “ataç olma” hayatı tatminsiz duruma sokuyorsa, o zaman “ataçı bozma” hayatı tatminkar hale getiren faktör olacaktır. Burda tavsiye edilen şey yanlış anlaşılmasın. Bağlı olduğununuz kişiyi yada deneyimi terkedin, ondan ayrılın demiyoruz.

Kendimizi diğer her şeyden ayrı tutmayıp, onlarla bir olduğumuzu idrak ettiğimizde, o zaman kimseye yada hiçbir şeye bağımlı olmak, bağlı olmak zorunda kalmayız. 

Ataç olmak için iki şeye ihtiyaç duyulur. Birincisi ataç olunan şey, ikincisi ataç olan kişi. Ataçı bozmada ise birlik ve bütünlük esastır. Var olan her şey ile bir bütün olduğunuzu düşündüğünüzde, o zaman sizin dışınızda kalan bir şey olmaz. O zaman da bir şeye ataç olmak da absürd bir olay haline gelir.

Ataç olmadan yaşamak demek, en başından beri ataç olunacak bir şeyin olmadığını bilmektir.

Peki hayatımızdaki bütün sorunlar nasıl oluyor da ataç olmaktan kaynaklı olabiliyor?

İnsanlarla yaşadığımız tüm problemler ataç olduğunuz hayat görüşünüzden ileri gelir. Her şey umduğumuz gibi sonuçlanmayınca, öfkemizin  nedeni beklenti içinde olduğumuz sonuçlara olan ataç'ımızdır. Bağlı olduğumuz nesnelere karşı yarattğımız ataç, onları kaybettiğimizde bizi hüsrana sürükler. İnsanlara olan bağlılığımız onları kaybettiğimizde aynı şekilde bizi yasa boğar.

En tehlikeli ataç hali insanlara olan bağlılık ve bağımlılıktır. Tehlikelidir çünkü insanları önceden kestirmeniz mümkün değildir. Her an değişim ve dönüşüme müsaittirler. Bunu nedeni ise hayat şartlarının sürekli değişken olmasıdır.

Birine ataç olma hali zort diye bir gecede gerçekleşen bir hadise değildir. Bu zaman alır. Güven hissi nasıl zaman istiyorsa, ataç olma hali de zaman ister. En baştan beri biriyle vakit geçirmeye başladığınızda (bu sevgili olur, patron yada lider olur, arkadaş olur, aileden biri olur, farketmez), aslında ataç olduğunuz gerçekten kişinin kendisi değildir. Ataç olduğunuz şey, o kişiyle yaşadığınız deneyimler ve sizde yarattığı titreşimlerdir. Ataç olduğumuz şey, bu kişinin bizde tetiklediği duygu ve düşüncelerdir. İyi yada kötü…

Sonuç itibariyle, zihnimiz bu yaratılan duygu ve düşünceyi, buna titreşim diyelim, haz verici, tatmin edici olarak tanımlar ve bu yüzden de bunu daha çok istemeye başlarız.

Ataç durumu oluşmaya başladığında, bu kez bu insanı kaybetme korkusunu yaratırız. Aslında bu korku, kişiyi kaybetme korkusu değildir, o kişinin bizde hissetirdiği duyguları artık yaşayamayacağımız korkusudur. Bu yüzden genellikle bizi iyi hissetiren insanlara ataç oluruz. Çünkü dış bir faktörün bizim mutluluk titreşimlerimizi tamamlamasına ihtiyaç duyarız.

Ataç olma hali sahiplenmeyi getirir. Benim sevgilim, benim oğlum/kızım gibi. İnsanlara sahip olamazsınız. Buna inanıyorsanız bu beraberinde onları kaybetme korkusunu da getirir.  Koşullu sevgiyi, aşırı korumacı, kıskanç, talepkar, onsuz yapamam halini getirir.

Ataç olduğumuz kişide gördüğümüz yada inandığımız mükemmellik hali ondaki diğer tüm olumsuzluklara gözlerimizi kapamamıza neden olur. Ataç olunca at gözlükleri takarız.
Doğum anından itibaren gelişen hayatta kalma içgüdüsü bizi hayata ataç eder ve bu da bizde ölüm korkusu yaratır.

Güney Hindistan’da insanlar maymunları yakalamak için tuzak kurarlar. Bir ağacın kovuğuna maymunun parmaklarını büzerek sokabileceği genişlikte bir delik açarak içine onun çok sevdiği şekerlerden koyarlar. Ancak maymun elini kavuktan içeri sokup şekerleri avuçladıktan sonra yumruk haline gelen elini bu sefer dışarı çekemez. Elindeki şekerleri de bırakmak istemez. Kurtulabilmesi için şekerleri bırakması yeterlidir ama bunu yapmaz. Şekerlere ataç olmuştur bir kere.  Kendi kendini hapseder oraya.

İşinize ataç olursunuz, prestijinize, ününüze, şan şöhrete ataç olursunuz, bunları o kadar sahiplenirsiniz ki gözünüz başka birşey görmez hale gelir. Elinizdeki şekerlere yapışıp kalırsınız.

Törelere, geleneklere, onurlarına, aile şereflerine, namuslarına ataç olanlar, bu uğurda saçma sapan işler yapabilirler.

Kaçımız kendini ataç olduğu şeyin kölesi/mahkumu haline getirmiştir?

Ataç olma hali kurban zihniyetidir. Yapabileceğiniz başka hiçbir şey yoktur. Sorunlar inkar edilir. Olan biten hep başkalarının, dış etkenlerin suçudur. Bu şekilde iyi hissedersiniz. Bu duruma ataç olursunuz. Kabul etsek de etmesek de her zaman deneyimlerimizden sorumluyuz. Birileri elbette size bir şeyler yapmış olabilir, başınıza bir şeyler gelmiş olabilir ve siz onları suçlamayı tercih edersiniz, ama size yapılan yada başınıza gelen ne olursa olsun, bu duruma karşılık yaratacağınız duygu ve düşüncelerin titreşimlerinden sadece ve sadece siz sorumlu olacaksınız.

Kurban ve kurtarıcı birbirlerine ataç olurlar. İkisi de kendilerinde olan eksikliği diğeri ile tamamlama derdindedir. Patolojileri birbirine kusursuz uyar. Kurban ataç olma halini bozmamak için daha fazla sorunlar çıkarır. Kurtarıcı gerçekten bu sorunlara aldırdığından değil ama sevgiyi elde edebilmek ve hak edebilmek için kurbanın sorunlarını çözmek zorunda hisseder. Bir süre sonra bu role kendini o kadar kaptırır ki, gerçek rolünden uzaklaşır. Her iki zihniyetin de niyeti bencil ve koşulludur. Bu nedenle kendilerini sabote edip dururlar, kurtarıcı rolü oynamaktan sevgili (yada eş, dost, baba vb) rolü oynamaya vakit bulamaz ve saf aşk, gerçek dostluklar yaşanamaz.

Bazen iki taraftan biri diğerinin üstlendiği rolün farkında bile olmaz. Yada kendi rolünden sıyrıldığında yada onunla  işi bittiğinde her zamanki işlerine güçlerine geri döner ve diğeri dımdızlak ortada kalır. Bazen rolüne ataç olan, diğeri üzerinde başkalarına hiç gösteremediği özel yeteneklerini gösterme imkanı bulur (şifacılık, sevgi, analık, babalık..). Bu sefer de sürekli bunun sağlamasını yapmak ister ve kendini ve diğerini çıkamadığı bir döngüye sokar.

Kurban gerçekten sevse, “bu benim sorunum, sen bunu benim için çözemezsin, bırak ben kendim çözeyim, sen sadece bana destel ol” der. Kendi sorunların için bunların titreşimlerinin sorumluluğunu almak... Kurtarıcı gerçekten kurtarmak istese “otur da kendin hallet, ben sadece sana destek olabilirim” diyerek kendi ayaklarının üzerinde durmasına destek olabilirdi. Her iki durum da gerçek aşkın, gerçek dostluğun ortaya konması olurdu. En büyük önceliğimiz sürekli kendimizi iyi hissetmek yada ataç olduğumuz kişiye kendini iyi hissettirmek olursa sonuçta kimse iyi hissetmez.

Kurban olmayı mı seçim ustası olmayı mı seçiyorsunuz?

Somut çözüm ataçı bozmaktır. Bir şeye yada kişiye olan ataçı bozduğumuzda, tamamen bırakmış, terketmiş yada ayrılmış olmuyoruz. Sadece artık o kişiyi yada şeyi daha sağlıklı bir şekilde ilişkilendirmeye başlıyoruz.

Kimse kimseye yada bir şeye bağımlı olarak yaşamak istemez. Bu yüzden ataçı bozmak elzemdir. Şartlar şu anda ataç olduğunuz şeyle süper mutlu olmanıza müsade etse de, gün gelir şartlar değiştiğinde, o kişi artık sizin beklentilerinize cevap vermez duruma geldiğinde bu sefer tam bir hayal kırıklığı ve hüsranla sonuçlanacak bir durum yaşarsınız.

Ataç olma hali tam bir bencilliktir. İhtiyaçlarınızın ve beklentilerinizin karşılanması, sizdeki eksiklerin tamamlanması, hislerinizin yukarı taşınması esastır. Bunlar yerine gelmediğinde derin hayal kırıkları yaşanır. O insanı terk edersiniz yada terk edilirsiniz ama ataç olduğunuz bu beklentilerle dolu duygu ve düşüncelerden özgürleşmezseniz, hep de bu tip insanlara ataç olmaya devam edersiniz.

Birine olan ataçı bozduğunuzda, o kişiye beklenti içinde olmakla özgürleşirsiniz. O zaman mutluluğunuz daha gerçekçi olur. Kendi dışımızda bir arayışa girmeden de kendimizi tam ve bütün hissetme imkanı yaratırız. Dışarıdan gelecek her türlü mutluluk sadece ve sadece bizim mevcut mutluluğumuza katma değeri olan bir eklenti olabilir, birinin varlığına yada yokluğuna bağlı olmaksızın.

Ataç olma halinde beklentiler vardır. Kırmızı çizgiler vardır. Roller vardır. Alışkanlıklar vardır. Bağımlı hale geldiğiniz duygu ve düşünceler, hisler vardır.

Ataç olduğunuz kişiye ait özellikleri abartarak zihninizde olmayan şeyler yaratmaya başlarsınız. Size kendinizi iyi hissettiren özelliklerine, sizde yarattırdığı hislere, ona yüklediğiniz role ataç olursunuz. Bu da sizi ona karşı bağımlı kılar.

Ataçı bozduğunuzda koşulsuz sevgi devreye girer.
Ataç olma hali, birinden ayrılmayı istememenin abartılmış halidir.
Dayak yiyen kadının, karakoldan çıkıp yine kocasının yanına gitmesi bile bir ataç olma halidir. Dayak bile yiyiyor olsa bildiği, alıştığı, ataç olduğu şey kocası ve onunla yaşadığı deneyimdir. Alternatifin nasıl bir şey olacağı konusunda bir fikri yada deneyimi yoktur. Bu yüzden de yine dayak yiyeceğini bildiği halde ataç olduğu şeye geri döner.

Ataçı bozduğumuz kişiye ne olur? Onlar da mutlu olmaya başlar, çünkü üzerlerine yük olarak aldıkları kurtarıcı rolüyle vedalaşma imkanı bulurlar ve bundan sonra bizim için yapacakları her şey daha içten ve zorlamadan olur. Bu sayede gerçek aşklar ve dostluklar yaşanabilir.

Psikologlar genellikle ilişkileri çubuklarla anlatırlar. İki çubuk vardır. Bunlardan biri dik, digeri ise ona dayanmış şekildedir. Dik duran çekildği anda diğeri düşmeye mahkumdur. Çünkü yaslanan dik durana ataç olmuştur. İkisi de birbirine yaslanmış olabilir. O zaman ikisi de yeri öpecektir. Ama ikisi de dik durmayı başarırsa o zaman gerçek sevgi vardır.

Diğerleriyle olan ataçı bozmak için önce kendimize gelmemiz gerekiyor. Önce kendimizi yeterince sevmeliyiz. Bir bardak düşünün. İçinceki suyla beraber bu siz olun. Bardağın içindeki suyu çıkarıp içine ataç olduğunuz kişiyi koyarsanız artık siz olmazsınız. Ataç bozmak için önce bardağı tekrar kendinizle doldurmanız gerekir. Önce kendinizi sevin. Sizdeki eksik tarafları, şeyleri başkasının doldurmasını beklemeyin. Kendinizi sevmeye başlamak başkalarının sizi sevmesini istemiyorsunuz anlamına da gelmez. Sevin sevilin.

Ataç olduğunuz kişi yada deneyimle aranızda eterik bir bağ vardır. Buna görünmez bir kordon diyelim. Bu görünmez ama var olan kordonlar üzerlerinde enerji taşırlar. İlişki sağlıklı ise tatmin edicidir. Değilse yine de enerji akışı çift taraflı devam edebilir. Bu bağın devam etmesi, yeni ilişkiler yaşamanıza izin vermez yada zarar verir. Çünkü içerlerde bir yerde hala geçmişten gelen ataç olmaya devam ettiğiniz titreşimler vardır. Ve döngü bunları tetikleyerek habire ortaya çıkrarır.

Bozduğunuz her ataç ile yeni şeylere, yeni deneyimlere yer açarsınız. Ataçları bozmazsanız, hayatınızdaki kişileri değiştirmeniz yada terk etmeniz bir şey değiştirmez. Çünkü ataç olduğunuz geçmişiniz, deneyimleriniz, bunların sizde oluşturduğu titreşimlere olan bağımlılığınız, tekrar tekrar size aynı insanları ve deneyimleri getirmeye devam edecektir.Yeni bir insanla dahi olsanız, eski sevgilinizle olan ve ataçı bozmadığınız bir duygu, deneyim, titreşim tetiklenecek ve döngü devam edecek.

Ataçı bozma hali, döngüye giren tüm problemlerden özgürleşme halidir.
Gemileri yakıp, herkesi terkedip, pılıyı pırtıyı toplayıp bir tapınağa kaçarak tüm problemlerinden kaçabileceğini düşünmek değildir. 

Size artık hizmet etmeyen her türlü duygu ve düşünceyi, titreşimi hayatınızdan çıkarın.

Elinizdeki şekerleri bırakın ve özgürleşin!
Ataçı bozun!

19 Mayıs 2016 Perşembe

Enerji Vampirleri

Daha önceki yazılarımızda çöp kamyonu benzetmesi ile insanların gelip gidip çöplerini nasıl size boşalttığına değinmiştik. Şikâyeti olan, derdi olan, sıkıntısı olan, dedikodusu olan yana yakıla koşarak gelir ve içindeki her şeyi üzerinize kusmaya başlar. Bazen sadece yanınızda olmaları da yeter onlara. Her ikisinde de büyük bir rahatlama yaşarlar. Ancak bu onlara sizin enerjinizden beslenme hakkı ya da enerjinizi emme hakkı vermez. Sizin de buna karşı savunma kalkanlarınızı indirmiş olmanız gerekir.

Eğitim verdiğim öğrencilerden bazıları ara sıra bu şekilde arayarak dertlerini benimle paylaşmak isterler. Daha anlatmaya başlamadan onlara dediğim şudur: “Kusura bakma. Eminim anlatacakların senin için çok önemli ama benim için değil. Çöpünü bana boşaltmana izin veremem. İstersen beraber öğrendiğimiz teknikleri uygulayarak nefes çalışması yapabiliriz. İstersen meditasyon yaparız. İstersen geçmişi temizleme çalışması yapar, çakralarını dengeleriz. İstersen Çigong yaparız. Tüm bunlar seni içinde bulunduğun beta durumdan alfaya taşımakta işe yarar. Sana ancak bu şekilde yardımım dokunabilir. Öğretiler sadece öğrenmek için değil, bizzat en gerektiği zamanda uygulamak içindir.”
Gelelim bu enerji vampirlerine. Etrafınızda öyle insanlar vardır ki, onların yanında kanınız çekilmiş gibi hissedersiniz. Kimisi çok konuşur, kimisi hiperaktiftir, kimisi kötümserin, kimisi de Polyanna’nın önde gidenidir, ama bir şekilde onların yanında kendinizi bitkin, depresif, halsiz, tükenmiş filan hissedersiniz. Telefonda bile konuşsanız, konuşma bittiğinde bitkin halde bulursunuz kendinizi.
Enerji vampirleri kendi enerjilerini üretmek yerine başkalarının enerjilerinden beslenirler. Parazit gibidirler. Günün sonunda kazanan onlar, kaybeden siz olursunuz. Onlar sizinle olan beraberliklerinden dolayı kendini daha iyi hissederken siz bombok hissedersiniz.
Elbet buna çare var. Her şey enerjiden ibaretse, enerjinizin efendisi de sizlersiniz. Bedeninizde ve auranızın etrafında akan enerjinin sadece kendi sınırları içinde kalmasını sağlarsanız; ne enerjiniz dış güç tarafından çalınabilecek, ne de dışarıdan içeriye bir sızıntı olacaktır.
Eski Çin efsanelerinde erkekleri baştan çıkararak onların en kuvvetli cinsel enerjilerini çalarak kendi ölümsüzlüğünü pekiştiren cadılardan (huli jing) bahsedilir. Bunun dışında işin karanlık tarafında yer alıp insanların enerjileriyle oynayan enerji ustaları da vardır. Buna bazılarımız büyü de diyebilir. Bizler buna Negatif Çigong diyoruz. Enerjinin bütünün hayrına değil, kişinin zararına kullanımına yönelik olduğu için.
Normal insanlarda ise, birinin enerjinizi emmesi için enerji ustası olması gerekmez. Sürekli aynı ortamı paylaştığınız insanlardan sürekli olumsuz düşüncelere sahip olan, sürekli hasta ve problemli insanlar varsa, onlar da enerjinizi sömürmek için ordadır. Bunların çoğunda kasıt yoktur.
Enerji vampirlerini savurmanın türlü yolu vardır. Bunlardan en güçlü olanı meditasyonun kendisidir. Meditasyon esnasında ya da özel olarak tekrarlanan şifa tonlamaları ve mantraların da gücü inanılmazdır. Evinizdeki en sevimli dostlarınız kediler bile sizi istenmeyen güçlerden koruyacak tılsımlara sahiptir. Çigong çalışmalarında biz bunu yin-yang dengesini kurarak başarıyoruz. Her çalışmanın sonunda yaptığımız temizlik ve arınma hareketleri ise üzerimize kazara yapışmış bedenli bedensiz tüm varlıkların istenmeyen enerjilerinden bizleri arındırıyor. Yaptığımız ve ustalaştığımız Çi toplarını kodlayarak ve onlara çeşitli renkler vererek koruma ve şifa amaçlı kullanabiliyoruz. Bu şekilde psişik enerji kalkanları yaratabiliyoruz. Yine Çi enerjisi ve topları sayesinde sadece şimdiki değil, geçmişteki enerji kalıntılarını da temizleyebiliyor, kendimize şifa kazandırabiliyoruz.
Çigong’un ileri tekniklerinde karşındaki insanı Çi enerjisi ile etkisiz hale getirmenin yolları öğretilir. Bunun için Neikung, Çigong ve meditasyonda ileri derecede ustalaşmanız gerekir. Ancak bunu yaptıktan sonra bile etkisiz hale getirdiğiniz kişiye şifa verip onu tekrar ayağa kaldıracak olan kişi sizsinizdir. Bu yüzden herhangi bir güç beraberinde büyük sorumluluklar getirir. Bu da bir yin-yang dengesidir.
Üzerinize yapıştığını hissetiğiniz istenmeyen enerjilerin ya da bedensiz varlıkların tek bir beslenme kaynağı vardır, o da sizin korkularınızdır. Korku ve korkunun türevleri olan negatif ne varsa onların besin kaynağıdır.
Bu tavsiyem pek çok enerji ustasını kızdıracaktır ancak kendinizi işinin ehli olduğundan emin olmadığınız insanların eline yok çakra açmak için, yok inisiye olmak için, şunun bunun için bırakmayın. Çakranızı kendiniz açabilir ve dengeleyebilirsiniz. Birinin başka birini inisiye etmesi ise batı uydurmacasıdır. Parayı bastırırsın, telefondan bile inisiye eder; üçüncü, beşinci seviyelere yükseltir seni. İşinin ehli olmayan kişilerin üzerinizde yaptığı bilinçsiz çalışmalar ve sizin buna izin vermeniz sonucu açılan kapılardan, aynı bilgisayar korsanlarının yaptığı gibi içeriye nelerin sızacağı hiç belli olmaz. Bedeninizde belli başlı yerlere, özellikle de kuyruk sokumu gibi yerlere yapışarak sizden beslenmeye ve bazen sizi yönetmeye başlarlar.
Çocukları üzerinde sürekli baskı kuran, onları küçük düşürüp travmalara neden olan, korku ve otorite yaratan ebeveynler de birer enerji vampiridir. Bunu öğretmenler öğrencileri üzerinde, eşler ve dostlar birbirleri üzerinde de çoğu zaman uygular. Doktorların hastaları üzerinde, politikacıların ya da din adamlarının onlara inananlar üzerinde yaptığı da budur.
Kadınlar erkeklere göre daha vampirdir. Kadınlar erkeklerin enerjisini emer demiyorum; kızmayın :) Kadın, kadının enerjisini çoğu zaman daha çok emiyor. Spiritüel açıdan gelişimi olmayan çoğu kadın enerji yaymak yerine emmeyi tercih eder. Erkeklerin çoğu kadınlara göre daha rahat ve vurdumduymaz olduklarından onların vampirlikleri daha zayıftır.
Peki, insanlar enerjiyi birbirinden nasıl çalıyor?
İlki korku ve korkunun türevleri, özellikle de baskı ve şiddet. İkincisi ise pohpohlama, baştan çıkarma, kışkırtma, gaz verme gibi şeyler… Her ikisinde de amaç kişinin dengesini bozmaktır. Biz buna yin-yang dengesinin bozulması diyoruz. Çoğu vampir ikisini çok güzel bir şekilde birleştirerek kullanır.
Çi enerjisi bedenimizde normal ve kusursuz akışını yaparken, vampirin müdahalesi ile bu akış bozulur. Bu meridyenlerin ve çakraların da dengesini bozar. Bu yüzden enerji içerde kalmayı beceremeyip dışa çıkmaya ve vampir tarafından emilmeye başlar. Vampirler genelde iki kişinin orantısız güç dengesinden doğar. Biri diğerine göre daha güçlü, daha deneyimli, daha otoriter ise vampir olan genelde odur. Vampir şekilden şekle girerek istediğini elde eder. Gerektiğinde ağlar sızlar, gerektiğinde şirin olur, gerektiğinde çok hassas olur. O anda durum neyi gerektiriyorsa o role bürünür.
Vampir araç gereçleri
Kelimeler: genelde karşı tarafı alaşağı etmenin en etkili yoludur. Yine yukarda bahsi geçen pohpohlama, yıkama yağlama işleri için de birebirdir. Kelimelerle korkutabilir, endişe yaratabilir, taciz edebilir, tahrik edebilir, gerçekleri saptırabilir, kandırabilirsiniz. Bu şekilde karşı tarafın enerjisiyle kolaylıkla oynayabilirsiniz. Bu da sizi başarılı bir vampir yapar.
Ana babalar çocuklarına karşı seslerini yükseltirler, onları sebepsiz yere eleştirirler, baskı altında tutarlar; başka türleri ise tam tersi aşırı el üstünde tutar, ne isterse yapar, sürekli yüceltirler. Bu ikincisi iyi niyetle bile yapılmış olsa karşı tarafın enerji alanının dokunulmazlığının ihlalidir.
Doktorlar, öğretmenler, politikacılar, din adamları ve satışçılar manipüle eden kelimelerle enerjinizle oynarlar.
Davranışlar: beden ile yapılır. Seksi bir duruş çok şey değiştirebilir. Mimikler, suratın aldığı şekiller, bakışlar, yürüyüşünüz, duruşunuz, hatta ufak bir gülümseyiş enerji vampirliği için yeterlidir.
Giysi: insanlar giydikleri cübbelerin altında kimlik sahibi olmaya alıştıklarından, pek çok insan da bir diğerinin giydiği üniformadan etkilenerek enerjisini kaptırmaya meyilli duruma gelir. Bir doktorun giydiği kıyafet hastayı hemen teslimiyetçi konuma sokar. Bir asker ya da polis üniforması sizi itaat etmeye sürükler. Kravatlı takım elbise ast üst ilişkisini belirler. Seksi giysiler, merak uyandıran dekolteler erkeklerin enerjisini alaşağı etmeye yeter. Giysinin rengi, şeffaflığı, dokusu, kat yerleri, markası gibi şeyler bile enerji üzerinde etkili rol oynar.
Saçınızın stili, rengi, makyajınız, kirli sakal, kısa saç, boy pos endam gibi daha pek çok faktör araç gereçlerin içinde yer alır.
Enerjinizin çalındığını nasıl anlarsınız?
Enerjinizi bozan herhangi bir his, o anda enerjinizin çalındığına işaret olabilir. Mesela alışveriş merkezlerine, barlara ya da kumarhanelere girdiğinizde aşırı yorgunluk, tükenmişlik hali hissedersiniz. Çünkü tüm bu yerler enerjinizi emmek üzere inşa edilmiştir.  Amaç oralara paranızı bırakmanızdır, hem de en hızlı şekilde.
Travmalar enerji vampirleri ya da kurbanları yaratır.
İnsanlar hayatlarını genellikle yaşadıkları deneyimlere göre kurarlar. Bu tip insanlar kurban rolüne en yatkın tiplerdir. Bunların enerjisini sömürmek çok kolaydır. Ya da sözde bu acınacak halleriyle senin benim enerjimizi emerler. Geçmişi şifalandırıp travmalarını iyileştirenler ise artık başkalarının enerjilerini sömürme ihtiyacı duymazlar ya da kendi enerjilerinin emilmesine artık izin vermezler.
İnsanın kendisini Tanrı’dan ayırt ettiği ya da diğerleriyle BİR olduğunu idrak etmesine engel olan tek şey deneyimleri ya da travmalarıdır.
Sevgi koşulsuz sunulduğunda vampirliğin tam zıddıdır, ama koşullu sunulduğunda işin içinde beklentiler vardır, planlar vardır, fedakârlığın içinde kâr amacı vardır. O zaman bu tarz sözde sevgiler vampirliğe hizmet etmeye başlar. Karşı tarafın enerji alanının dokunulmazlığı ihlal edilir. Bencillikle sevgi birbirine karışır. İlk fırsatta sizi aldatmaya meyilli bir tip olarak yarattığınız karşı taraf, enerjisini emmeyen kişiyi tercih eder hale gelir. Kimisi bu alma verme işini o kadar kabullenir ki, onun için vampire hizmet etmek çok yüce bir görev halini alır. Hatta ondan (emilmekten) beslenir hale gelir.  Belki gönüllü olarak sunulan enerji çalınan enerjiden iyidir kim bilir.

21 Nisan 2016 Perşembe

Renklerin Frekansı

Bizim, dünyanın, sesin, kokuların derken renklerin frekansına geldik.
Pek çoğunuzun bildiği gibi spirütüel öğretilerde renklerin hatırı sayılır bir önemi var. Çakraların, meridyenlerin, 5 elementin, ellerimizde oluşturduğumuz Çi enerjisinin kendine has renkleri var. Tüm bu renkler kendine has titreşimler yaymaktadır.
Yazılarımızda hep her şeyin enerji ve titreşimlerden ibaret olduğunu yazdık. Bahsi geçen bu enerji ışık hızında yer alan bir enerji ve hızla hareket ederken de değişik frekanslarda yol alıyor. İnsan gözü ise belli bir frekans aralığını görebiliyor ki bu da 400 nm ile 700 nm arası (kırmızıdan mora). Her canlının ise görüş frekansı ayrıdır. Örneğin kuşlar ve böcekler bizim göremediğimiz ultraviyole (morötesi) rengini görebilirler.  Hatırlarsanız daha önce algılarda da bunu işlemiştik. Hani sineğin algı hızıyla bizim algı hızımız ve kaplumbağanın algı hızı arasındaki farklara değinmiştik.
Farklı renkleri görebilme becerimiz farklı titreşimleri ayırt edebilmemizden kaynaklanıyor.
Her ne kadar bazı renklerin diğer renklerden daha yüksek titreşimleri olsa da (mor kırmızıdan daha yüksek mesela), sizin ihtiyaç duyduğunuz anda doğru rengi seçebilmeniz önem taşır. Bu da size hangi renkte giyinmenizde, odanızı hangi renge boyayacağınızda, mevsimsel yiyecek seçimlerinde yardımcı olur. Örneğin mavi bir gömlek giydiğinizde yapacağınız sunum iletişim için daha doğru titreşimler yayar. Bunun tam tersi siyah giyinirseniz istemediğiniz bir ortamda diğer insanların negatif enerjilerini kendinizden uzak tutarsınız.  Odanızı sarıya veya kavuniçiye boyamayın derler. Nedeni, mide çakrasını titreştirdiği için kilo almanıza neden olmasıdır. Mesela beyaz ışık imgeleyerek şifa gücünüzü artırırsınız.
Titreşimler aynı zamanda hafızayla da alakalıdır. Aynı suda olduğu gibi renklerin de hafızası vardır. Bazı insanların belli renkteki yiyeceklere ya da cisimlere alerjisi olması geçmişte yaşadığı bir travmayı temsil etmesiyle alakalı olabilir. Örneğin küçükken tacize uğrayan birinin tam bu esnada göz göze geldiği tavan rengi, onun hayatı boyunca korkacağı bir renk travması yaratabilir. Bu yüzden o renkteki yiyeceklerden bile uzak durabilir. Bunun nedeni aynı titreşimlerin tekrarlanmasıdır. Size mutluluk hissini tekrarlatan, sizi o güzel anlara tekrar taşıyan renkler de olabilir. İlle de pembe, kırmızı gibi renkler olmak zorunda da değil.
Renklerin içinde bir tarih yatar. Herkesin hayatı boyunca kendi dünyasında yarattığı renkler olacaktır. Bu renkler sosyal hayatınıza ve modunuza göre sürekli değişkenlik taşıyacaktır. Modumuz kendi aura rengimizi değiştireceği gibi, hangi moddaysak ona göre etrafımızdaki renkleri algılama şeklimiz de değişir.
Her şey titreştiği anda dışarıya enerji yayar ve dışarıdan bunu algılamanın pek çok yolu vardır. Renk de bunlardan biridir; çünkü titreşimler renk olarak açığa çıkabilir. Aura görebilen insanlar, ya da bu amaçla icat edilmiş cihazlar sizin o andaki titreşimlerinize göre değişken auranızı görebilir. Bunu hayvanlar ve bebek yaştaki çocuklar doğal olarak yaparlar. Sürekli gittiğim çay bahçesinde sürüyle sokak köpeği vardır. Hepsi yüzlerce insanın gün boyu gelip gittiği yerde miskin miskin yatar. Derken yüz kişinin içinde bir kişi vardır ki o daha çay bahçesine gelmeden hepsi birden onu görünce havlamaya ve saldırı moduna geçmeye başlar. O insan, o anda ne titreşimler yayıyor da hayvanlar sezgileriyle bunu anlıyor bilemeyiz, ama masum biri olmadığından şüphe duyabiliriz.
Sesle başlayıp termal ısı dalgalarıyla yol alan enerji ısındıkça kızılötesindeki (infrared) radyant ısı dalgalarına dönüşerek gözle görülebilir bir ışık spektrumuna dönüşür. Bu spektrumdaki renklerin saniyedeki titreşimleri ise:
Kırmızı – 15 trilyon
Kavuniçi – 20 trilyon
Sarı – 28 trilyon
Yeşil – 35 trilyon
Mavi – 50 trilyon
İndigo – 60 trilyon
Mor – 75 trilyon
Bu 7 değişken titreşim, gözle görülebilen ışık spekrumunu oluşturur. Bunun ötesinde gözle görülemeyen ultraviyole titreşimleri yer alır. Bunu radyoaktif çalışmalar, x-ray, röntgen gibi şeyler takip eder.
Kırmızının uyarıcı titreşimleri vardır. Kanı çağrıştırması açısından genelde rahatsız edici şekilde halk dilinde yer alır. Sarı güneşi çağrıştırdığı için sevinç ve neşeyi; yeşil doğa titreşimleriyle huzur ve sakinliği; mavi gökyüzü ile melankolik titreşimleri çeker.
Her renk, sahip olduğu dalga boyuna göre, kendine has özel titreşimler yayar. Bu titreşimler sahip oldukları hız, yön ve frekansa göre ilgili sinirleri uyarırlar.
Kırmızı: Bloke olmuş enerjinin aktif hale getirilmesi, canlandırılması, kuvvetlendirilmesini ve serbest bırakılmasını, ve kollajen üretimini hızlandırır. En uzun dalgaboyuna sahiptir ve en derinlere nüfuz eder. Römatoid artirit, karaciğer uyarıcı, pigmentasyon ve dolaşımda şifa amaçlı kullanılır. 650-780 nm titreşimleriyle kök çakrayı temsil eder.
Kavuniçi: Kırmızıdan biraz daha nazikçe hareket eder. Enerjiyi adım adım oluşturur, kilitleri açar ve neşe saçar. Bu rengi sevenler daha dışa dönüktür ve yaratıcıdır. Dalak, kuru ciltler, sinüsler, kas sarkmalarında şifa amaçlı kullanılır. Dalağı ve yemeyi temsil eder. 570-650 nm – sakral çakra
Sarı: Güçlendirici özelliğe sahiptir. Sinirleri güçlendirir, mide gazı, egzama, lenf drenajı, cilt problemleri, aşırı yorgunluk gibi durumlarda kullanılır. 510-700nm – solar plexus…
Yeşil: Dengeler, sakinleştirir, fiziksel ve zihinsel dengeyi kurar, derin huzur ve dinginlik sağlar. Akne tedavisinde, kalp ve kalp kası, yanıklar, morluklar ve pigmentasyon için kullanılır. 475-510nm – kalp…
Mavi: İltihap gidericidir. Önleme ve kontrol etmede etkilidir. Uyku problemlerinde, güneş yanıklarında, diş rahatsızlıklarında, kaşıntılarda, larenjit gibi durumlarda kullanılır. Hiperaktif durumları kontrol altına alır. 445-475nm – boğaz…
İndigo: Konsantrasyonu artırır.  Detoks etkisi vardır. Sakinleştiricidir. Lenfatik sistemi güçlendirir, kasları dengeler, kanamayı durdurur, damarları büzer, yüksek seviyede titreşim yayar; gözler, kulaklar, burun, sinüsler, boğaz, ciğerler ve migren üzerinde etkilidir. 400-445nm – alın…
Mor: İlham verici, enerjiyi daha üst titreşimlere taşıyan, ruhsal çalışmaları güçlendiren, sinirleri gevşeten, ağrıları dindiren özelliğe sahiptir. Sinir ağrılarında, lenf drenajı, akne tedavisi, kas gevşetici, romatizma ve siyatik tedavisinde, iltihap giderici olarak kullanılır.


Renk Terapisi ya da kromaterapi eski Mısırlılara dek dayanan bir geçmişe sahip. Avrupa’da pek çok ülkede alternatif terapinin içinde yer almış durumda. Belki bir başka yazıda da bundan  bahsederiz.
Renkli günler sizin olsun.
Ersin İpek