21 Ekim 2018 Pazar

Onu Seviyorsanız Yok Etmeyin!


Image result for woman alone clipart
Loryn B

Onu seviyorsanız yok etmeyin!

Bilin ki o daha önce de zarar gördü. Başka bir yok ediliş arzu ettiği bir şey değil. Eğer sizinle birlikteyse, bilin ki geçmişte yaşadığı tüm korkularının, güvensizliklerinin üzerine basa basa size doğru geldi. Sizinle olmak için… Size herşeyini açmış olabilir, tüm sırlarını paylaşmış olabilir, tüm travmalarını, acılarını, kötü deneyimlerle dolu geçmişini  size anlatmış olabilir. Bunları alın da onarın diye size anlatmadı. Nelere göğüs gerdi ve onu o yapan ve bugünlere getiren deneyimleri paylaşmak için anlattı sadece.

İhtiyacı olan ve önemsediği tek şeyin, sevgi, anlayış ve sabır olduğunu anlatmak istedi.  Bunları anlattı diye ona kırık bir vazo gibi de davranmayın.  O her parçası ile bir bütün.  Her yere saçılmış bile olsalar… Onu tüm parçalarıyla birlikte kucaklayın. Yeni parçalar eklemeden… Geçmişte neden bu sıkıntıları yaşadığını görmesini ve yüzleşmesini sağlayın. En kötülerin artık geride kaldığını ve en iyinin, yani sizin yanında olduğunuzun kıymetini bilsin.

Tüm geçmişini geride bırakarak sevgiye bir şans daha vermeyi seçti.  Size kalbini ve bu ilişkinin kendisini kendi elleriyle teslim etti.

Onu hayal kırıklığına uğratmayın!

Onu tanıdığınızı sandığınız an onu yok edersiniz! O daha önce okuyup sonunu bildiğiniz bir kitap yada seyrettiğiniz bir film değil. Henüz keşfedilmemiş bir eser. Bu yüzden her gün onunla ilk kez bir araya geliyormuşsunuz gibi gelin. (50 First Kiss gibi).

Orda olun. Duygusal yoksunluğunuzdan başka hiçbir şey ona bu kadar zarar veremez. Onunla koca bir gün geçirebilirsiniz, ama aslında orda onunla değilsinizdir. Bazen de başka şehirlerde bile olsanız oracıktasınızdır. Sizi hep hisseder.

Onu istemekten ziyade ona ihtiyaç duyduğunuzu hissederse yıkılacaktır. Sadece yalnızlığınızı gidermek için onunla olma fikri onun derin zarar görmesine neden olur.  Zira o sizin sevginizi her saniye arzuluyordur, sadece korkularını yenmek yada kendini güvende hissetmek için değil.

Sizin kendi geçmiş acılarınız size zarar vermiş olabilir. Onu sadece geçmişinizi taşıyan bavulu sırtlanacak biri olarak sevmeyin.  Sizi onaracak, yaralarınızı iyileştirecek biri olarak sevmeyin. Ancak bilin ki, zamanla, bunları bilmeden de olsa zaten fazlasıyla yapacaktır.

Onu sevdiğinize eminim.

Sevmeseydiniz onunla birlikte olmazdınız. Ama siz de sonuç itibariyle değişken duyguları olan bir insan olduğunuza göre, onu yanlış şekillerde sevme eğiliminde olabilirsiniz.
Ona ilk bakışta neler gödüğünüzü hatırlayın. Sizin için her şeydi.  Bu onun güzelliği olsun, vahşi doğası olsun, komik tarafı olsun, başına buyruk özgür tarafı olsun.. başka hiç kimsede bulamadığınız şeyler illa ki vardır.

Sizi en çok cezbeden ise onun bütünlüğü.  Onu seviyorsanız bırakın bu şekilde kalsın. Bırakın güzel kalsın, vahşi kalsın, bütünlüğünü korusun. Kendi kaderini kendi tayin ettiği, bunun efendisi olduğu sürece, onun hayatında ne kadar büyük bir rolünüz olduğunun farkına varın. Ona nasıl davrandığınız, onun da kendini nasıl gördüğünü tayin eder. Onu vezir de edersiniz, rezil de.  O elinizde tuttuğunuz narin bir parça ve dikkatlice ve güvenle tutulmaya ihtiyacı var.

Onun varlığı ve sevgisi her bi hücrenizi iyileştirecektir. İçinizdeki boşluğu doldurmak için onunla beraberseniz bunu anlayacaktır. Bu da ona zarar verecektir. Ve bilin ki, o da sizin bir şeyleri onarmanızı yada iyileştirmenizi beklemiyor.

Seviyorsanız, tüm kusurlarıyla sevin.  O da en az sizin kadar mükemmel değil.  Ve bunu sizinle paylaşmak istiyor. Ruhunun tüm çıplaklığıyla size sunmak ve tamamıyle kendi olmak istiyor.

Onu olduğu gibi kabul etmeye hazır değilseniz onu yok edersiniz. Onun için ne kadar emek harcarsanız, bilin ki o misliyle cevap verecektir. Ona ayı gösterin, önünüze galaksileri sersin.. Onu adam gibi severseniz sizi asla unutmaz.

27 Mayıs 2018 Pazar

Ataç'ı Bozun!



“…aslında ataç olduğunuz gerçekten kişinin kendisi değildir. Ataç olduğunuz şey, o kişiyle yaşadığınız deneyimler ve sizde yarattığı titreşimlerdir.”



İngilizce’de “attachment” diye bir sözcük vardır. Tam tercümesi o kadar zordur ki, duruma ve koşula göre kullanmak gerekir. Zira bir yandan bağlılılık, bağımlılık anlamına gelir; bir yandan üzerinize yapışan şey anlamına, diğer yandan omuzlarınızdaki yük anlamına dahi gelebilir.

Bundan sonra bu hale Ataç Olma hali diyelim.

Hayat bazen tam bir eziyet, çile haline gelebilir. Bunun baş nedeni ise tatminsizliktir.

Tatminsizizdir çünkü gerçek anlamıyla etrafımızda olan bitenin doğasını anlayabilmiş değilizdir. Bunun nedeni ise evrende var olan her şeyin birbirine bağlı oluşunu idrak edemeyişimizdir. Her şeyden ayrı ve farklı tuttuğumuz ve varlığına inandığımız bir “BEN” vardır ve bu Ben’e olan inanış iki ayrı sebep daha doğurur.

Kendimizin diğer şeylerden ayrı olduğu inancı beraberinde ataç olduğumuz, bağlandığımız, bağımlılık haline getirdiğimiz, tutunduğumuz, bel bağladığımız, yapışıp kaldığımız yada üzerimize yapışıp kalmasına izin verdiğimiz şeyi getirir. Yada tam tersi ayrılığı, ötekileştirmeyi, nefreti ve uzak durmayı…

Eziyet çekmemek ise elimizdedir.

Hayatı eziyet haline dönüştüren bağlılık ve ayrılığın yanılgı ve cehaletinden kendimizi kurtarabilirsek, o zaman herkesin ağzına sakız ettiği Nirvana’ya ulaşabiliriz.

Eğer “ataç olma” hayatı tatminsiz duruma sokuyorsa, o zaman “ataçı bozma” hayatı tatminkar hale getiren faktör olacaktır. Burda tavsiye edilen şey yanlış anlaşılmasın. Bağlı olduğununuz kişiyi yada deneyimi terkedin, ondan ayrılın demiyoruz.

Kendimizi diğer her şeyden ayrı tutmayıp, onlarla bir olduğumuzu idrak ettiğimizde, o zaman kimseye yada hiçbir şeye bağımlı olmak, bağlı olmak zorunda kalmayız. 

Ataç olmak için iki şeye ihtiyaç duyulur. Birincisi ataç olunan şey, ikincisi ataç olan kişi. Ataçı bozmada ise birlik ve bütünlük esastır. Var olan her şey ile bir bütün olduğunuzu düşündüğünüzde, o zaman sizin dışınızda kalan bir şey olmaz. O zaman da bir şeye ataç olmak da absürd bir olay haline gelir.

Ataç olmadan yaşamak demek, en başından beri ataç olunacak bir şeyin olmadığını bilmektir.

Peki hayatımızdaki bütün sorunlar nasıl oluyor da ataç olmaktan kaynaklı olabiliyor?

İnsanlarla yaşadığımız tüm problemler ataç olduğunuz hayat görüşünüzden ileri gelir. Her şey umduğumuz gibi sonuçlanmayınca, öfkemizin  nedeni beklenti içinde olduğumuz sonuçlara olan ataç'ımızdır. Bağlı olduğumuz nesnelere karşı yarattğımız ataç, onları kaybettiğimizde bizi hüsrana sürükler. İnsanlara olan bağlılığımız onları kaybettiğimizde aynı şekilde bizi yasa boğar.

En tehlikeli ataç hali insanlara olan bağlılık ve bağımlılıktır. Tehlikelidir çünkü insanları önceden kestirmeniz mümkün değildir. Her an değişim ve dönüşüme müsaittirler. Bunu nedeni ise hayat şartlarının sürekli değişken olmasıdır.

Birine ataç olma hali zort diye bir gecede gerçekleşen bir hadise değildir. Bu zaman alır. Güven hissi nasıl zaman istiyorsa, ataç olma hali de zaman ister. En baştan beri biriyle vakit geçirmeye başladığınızda (bu sevgili olur, patron yada lider olur, arkadaş olur, aileden biri olur, farketmez), aslında ataç olduğunuz gerçekten kişinin kendisi değildir. Ataç olduğunuz şey, o kişiyle yaşadığınız deneyimler ve sizde yarattığı titreşimlerdir. Ataç olduğumuz şey, bu kişinin bizde tetiklediği duygu ve düşüncelerdir. İyi yada kötü…

Sonuç itibariyle, zihnimiz bu yaratılan duygu ve düşünceyi, buna titreşim diyelim, haz verici, tatmin edici olarak tanımlar ve bu yüzden de bunu daha çok istemeye başlarız.

Ataç durumu oluşmaya başladığında, bu kez bu insanı kaybetme korkusunu yaratırız. Aslında bu korku, kişiyi kaybetme korkusu değildir, o kişinin bizde hissetirdiği duyguları artık yaşayamayacağımız korkusudur. Bu yüzden genellikle bizi iyi hissetiren insanlara ataç oluruz. Çünkü dış bir faktörün bizim mutluluk titreşimlerimizi tamamlamasına ihtiyaç duyarız.

Ataç olma hali sahiplenmeyi getirir. Benim sevgilim, benim oğlum/kızım gibi. İnsanlara sahip olamazsınız. Buna inanıyorsanız bu beraberinde onları kaybetme korkusunu da getirir.  Koşullu sevgiyi, aşırı korumacı, kıskanç, talepkar, onsuz yapamam halini getirir.

Ataç olduğumuz kişide gördüğümüz yada inandığımız mükemmellik hali ondaki diğer tüm olumsuzluklara gözlerimizi kapamamıza neden olur. Ataç olunca at gözlükleri takarız.
Doğum anından itibaren gelişen hayatta kalma içgüdüsü bizi hayata ataç eder ve bu da bizde ölüm korkusu yaratır.

Güney Hindistan’da insanlar maymunları yakalamak için tuzak kurarlar. Bir ağacın kovuğuna maymunun parmaklarını büzerek sokabileceği genişlikte bir delik açarak içine onun çok sevdiği şekerlerden koyarlar. Ancak maymun elini kavuktan içeri sokup şekerleri avuçladıktan sonra yumruk haline gelen elini bu sefer dışarı çekemez. Elindeki şekerleri de bırakmak istemez. Kurtulabilmesi için şekerleri bırakması yeterlidir ama bunu yapmaz. Şekerlere ataç olmuştur bir kere.  Kendi kendini hapseder oraya.

İşinize ataç olursunuz, prestijinize, ününüze, şan şöhrete ataç olursunuz, bunları o kadar sahiplenirsiniz ki gözünüz başka birşey görmez hale gelir. Elinizdeki şekerlere yapışıp kalırsınız.

Törelere, geleneklere, onurlarına, aile şereflerine, namuslarına ataç olanlar, bu uğurda saçma sapan işler yapabilirler.

Kaçımız kendini ataç olduğu şeyin kölesi/mahkumu haline getirmiştir?

Ataç olma hali kurban zihniyetidir. Yapabileceğiniz başka hiçbir şey yoktur. Sorunlar inkar edilir. Olan biten hep başkalarının, dış etkenlerin suçudur. Bu şekilde iyi hissedersiniz. Bu duruma ataç olursunuz. Kabul etsek de etmesek de her zaman deneyimlerimizden sorumluyuz. Birileri elbette size bir şeyler yapmış olabilir, başınıza bir şeyler gelmiş olabilir ve siz onları suçlamayı tercih edersiniz, ama size yapılan yada başınıza gelen ne olursa olsun, bu duruma karşılık yaratacağınız duygu ve düşüncelerin titreşimlerinden sadece ve sadece siz sorumlu olacaksınız.

Kurban ve kurtarıcı birbirlerine ataç olurlar. İkisi de kendilerinde olan eksikliği diğeri ile tamamlama derdindedir. Patolojileri birbirine kusursuz uyar. Kurban ataç olma halini bozmamak için daha fazla sorunlar çıkarır. Kurtarıcı gerçekten bu sorunlara aldırdığından değil ama sevgiyi elde edebilmek ve hak edebilmek için kurbanın sorunlarını çözmek zorunda hisseder. Bir süre sonra bu role kendini o kadar kaptırır ki, gerçek rolünden uzaklaşır. Her iki zihniyetin de niyeti bencil ve koşulludur. Bu nedenle kendilerini sabote edip dururlar, kurtarıcı rolü oynamaktan sevgili (yada eş, dost, baba vb) rolü oynamaya vakit bulamaz ve saf aşk, gerçek dostluklar yaşanamaz.

Bazen iki taraftan biri diğerinin üstlendiği rolün farkında bile olmaz. Yada kendi rolünden sıyrıldığında yada onunla  işi bittiğinde her zamanki işlerine güçlerine geri döner ve diğeri dımdızlak ortada kalır. Bazen rolüne ataç olan, diğeri üzerinde başkalarına hiç gösteremediği özel yeteneklerini gösterme imkanı bulur (şifacılık, sevgi, analık, babalık..). Bu sefer de sürekli bunun sağlamasını yapmak ister ve kendini ve diğerini çıkamadığı bir döngüye sokar.

Kurban gerçekten sevse, “bu benim sorunum, sen bunu benim için çözemezsin, bırak ben kendim çözeyim, sen sadece bana destel ol” der. Kendi sorunların için bunların titreşimlerinin sorumluluğunu almak... Kurtarıcı gerçekten kurtarmak istese “otur da kendin hallet, ben sadece sana destek olabilirim” diyerek kendi ayaklarının üzerinde durmasına destek olabilirdi. Her iki durum da gerçek aşkın, gerçek dostluğun ortaya konması olurdu. En büyük önceliğimiz sürekli kendimizi iyi hissetmek yada ataç olduğumuz kişiye kendini iyi hissettirmek olursa sonuçta kimse iyi hissetmez.

Kurban olmayı mı seçim ustası olmayı mı seçiyorsunuz?

Somut çözüm ataçı bozmaktır. Bir şeye yada kişiye olan ataçı bozduğumuzda, tamamen bırakmış, terketmiş yada ayrılmış olmuyoruz. Sadece artık o kişiyi yada şeyi daha sağlıklı bir şekilde ilişkilendirmeye başlıyoruz.

Kimse kimseye yada bir şeye bağımlı olarak yaşamak istemez. Bu yüzden ataçı bozmak elzemdir. Şartlar şu anda ataç olduğunuz şeyle süper mutlu olmanıza müsade etse de, gün gelir şartlar değiştiğinde, o kişi artık sizin beklentilerinize cevap vermez duruma geldiğinde bu sefer tam bir hayal kırıklığı ve hüsranla sonuçlanacak bir durum yaşarsınız.

Ataç olma hali tam bir bencilliktir. İhtiyaçlarınızın ve beklentilerinizin karşılanması, sizdeki eksiklerin tamamlanması, hislerinizin yukarı taşınması esastır. Bunlar yerine gelmediğinde derin hayal kırıkları yaşanır. O insanı terk edersiniz yada terk edilirsiniz ama ataç olduğunuz bu beklentilerle dolu duygu ve düşüncelerden özgürleşmezseniz, hep de bu tip insanlara ataç olmaya devam edersiniz.

Birine olan ataçı bozduğunuzda, o kişiye beklenti içinde olmakla özgürleşirsiniz. O zaman mutluluğunuz daha gerçekçi olur. Kendi dışımızda bir arayışa girmeden de kendimizi tam ve bütün hissetme imkanı yaratırız. Dışarıdan gelecek her türlü mutluluk sadece ve sadece bizim mevcut mutluluğumuza katma değeri olan bir eklenti olabilir, birinin varlığına yada yokluğuna bağlı olmaksızın.

Ataç olma halinde beklentiler vardır. Kırmızı çizgiler vardır. Roller vardır. Alışkanlıklar vardır. Bağımlı hale geldiğiniz duygu ve düşünceler, hisler vardır.

Ataç olduğunuz kişiye ait özellikleri abartarak zihninizde olmayan şeyler yaratmaya başlarsınız. Size kendinizi iyi hissettiren özelliklerine, sizde yarattırdığı hislere, ona yüklediğiniz role ataç olursunuz. Bu da sizi ona karşı bağımlı kılar.

Ataçı bozduğunuzda koşulsuz sevgi devreye girer.
Ataç olma hali, birinden ayrılmayı istememenin abartılmış halidir.
Dayak yiyen kadının, karakoldan çıkıp yine kocasının yanına gitmesi bile bir ataç olma halidir. Dayak bile yiyiyor olsa bildiği, alıştığı, ataç olduğu şey kocası ve onunla yaşadığı deneyimdir. Alternatifin nasıl bir şey olacağı konusunda bir fikri yada deneyimi yoktur. Bu yüzden de yine dayak yiyeceğini bildiği halde ataç olduğu şeye geri döner.

Ataçı bozduğumuz kişiye ne olur? Onlar da mutlu olmaya başlar, çünkü üzerlerine yük olarak aldıkları kurtarıcı rolüyle vedalaşma imkanı bulurlar ve bundan sonra bizim için yapacakları her şey daha içten ve zorlamadan olur. Bu sayede gerçek aşklar ve dostluklar yaşanabilir.

Psikologlar genellikle ilişkileri çubuklarla anlatırlar. İki çubuk vardır. Bunlardan biri dik, digeri ise ona dayanmış şekildedir. Dik duran çekildği anda diğeri düşmeye mahkumdur. Çünkü yaslanan dik durana ataç olmuştur. İkisi de birbirine yaslanmış olabilir. O zaman ikisi de yeri öpecektir. Ama ikisi de dik durmayı başarırsa o zaman gerçek sevgi vardır.

Diğerleriyle olan ataçı bozmak için önce kendimize gelmemiz gerekiyor. Önce kendimizi yeterince sevmeliyiz. Bir bardak düşünün. İçinceki suyla beraber bu siz olun. Bardağın içindeki suyu çıkarıp içine ataç olduğunuz kişiyi koyarsanız artık siz olmazsınız. Ataç bozmak için önce bardağı tekrar kendinizle doldurmanız gerekir. Önce kendinizi sevin. Sizdeki eksik tarafları, şeyleri başkasının doldurmasını beklemeyin. Kendinizi sevmeye başlamak başkalarının sizi sevmesini istemiyorsunuz anlamına da gelmez. Sevin sevilin.

Ataç olduğunuz kişi yada deneyimle aranızda eterik bir bağ vardır. Buna görünmez bir kordon diyelim. Bu görünmez ama var olan kordonlar üzerlerinde enerji taşırlar. İlişki sağlıklı ise tatmin edicidir. Değilse yine de enerji akışı çift taraflı devam edebilir. Bu bağın devam etmesi, yeni ilişkiler yaşamanıza izin vermez yada zarar verir. Çünkü içerlerde bir yerde hala geçmişten gelen ataç olmaya devam ettiğiniz titreşimler vardır. Ve döngü bunları tetikleyerek habire ortaya çıkrarır.

Bozduğunuz her ataç ile yeni şeylere, yeni deneyimlere yer açarsınız. Ataçları bozmazsanız, hayatınızdaki kişileri değiştirmeniz yada terk etmeniz bir şey değiştirmez. Çünkü ataç olduğunuz geçmişiniz, deneyimleriniz, bunların sizde oluşturduğu titreşimlere olan bağımlılığınız, tekrar tekrar size aynı insanları ve deneyimleri getirmeye devam edecektir.Yeni bir insanla dahi olsanız, eski sevgilinizle olan ve ataçı bozmadığınız bir duygu, deneyim, titreşim tetiklenecek ve döngü devam edecek.

Ataçı bozma hali, döngüye giren tüm problemlerden özgürleşme halidir.
Gemileri yakıp, herkesi terkedip, pılıyı pırtıyı toplayıp bir tapınağa kaçarak tüm problemlerinden kaçabileceğini düşünmek değildir. 

Size artık hizmet etmeyen her türlü duygu ve düşünceyi, titreşimi hayatınızdan çıkarın.

Elinizdeki şekerleri bırakın ve özgürleşin!
Ataçı bozun!

19 Mayıs 2016 Perşembe

Enerji Vampirleri

Daha önceki yazılarımızda çöp kamyonu benzetmesi ile insanların gelip gidip çöplerini nasıl size boşalttığına değinmiştik. Şikâyeti olan, derdi olan, sıkıntısı olan, dedikodusu olan yana yakıla koşarak gelir ve içindeki her şeyi üzerinize kusmaya başlar. Bazen sadece yanınızda olmaları da yeter onlara. Her ikisinde de büyük bir rahatlama yaşarlar. Ancak bu onlara sizin enerjinizden beslenme hakkı ya da enerjinizi emme hakkı vermez. Sizin de buna karşı savunma kalkanlarınızı indirmiş olmanız gerekir.

Eğitim verdiğim öğrencilerden bazıları ara sıra bu şekilde arayarak dertlerini benimle paylaşmak isterler. Daha anlatmaya başlamadan onlara dediğim şudur: “Kusura bakma. Eminim anlatacakların senin için çok önemli ama benim için değil. Çöpünü bana boşaltmana izin veremem. İstersen beraber öğrendiğimiz teknikleri uygulayarak nefes çalışması yapabiliriz. İstersen meditasyon yaparız. İstersen geçmişi temizleme çalışması yapar, çakralarını dengeleriz. İstersen Çigong yaparız. Tüm bunlar seni içinde bulunduğun beta durumdan alfaya taşımakta işe yarar. Sana ancak bu şekilde yardımım dokunabilir. Öğretiler sadece öğrenmek için değil, bizzat en gerektiği zamanda uygulamak içindir.”
Gelelim bu enerji vampirlerine. Etrafınızda öyle insanlar vardır ki, onların yanında kanınız çekilmiş gibi hissedersiniz. Kimisi çok konuşur, kimisi hiperaktiftir, kimisi kötümserin, kimisi de Polyanna’nın önde gidenidir, ama bir şekilde onların yanında kendinizi bitkin, depresif, halsiz, tükenmiş filan hissedersiniz. Telefonda bile konuşsanız, konuşma bittiğinde bitkin halde bulursunuz kendinizi.
Enerji vampirleri kendi enerjilerini üretmek yerine başkalarının enerjilerinden beslenirler. Parazit gibidirler. Günün sonunda kazanan onlar, kaybeden siz olursunuz. Onlar sizinle olan beraberliklerinden dolayı kendini daha iyi hissederken siz bombok hissedersiniz.
Elbet buna çare var. Her şey enerjiden ibaretse, enerjinizin efendisi de sizlersiniz. Bedeninizde ve auranızın etrafında akan enerjinin sadece kendi sınırları içinde kalmasını sağlarsanız; ne enerjiniz dış güç tarafından çalınabilecek, ne de dışarıdan içeriye bir sızıntı olacaktır.
Eski Çin efsanelerinde erkekleri baştan çıkararak onların en kuvvetli cinsel enerjilerini çalarak kendi ölümsüzlüğünü pekiştiren cadılardan (huli jing) bahsedilir. Bunun dışında işin karanlık tarafında yer alıp insanların enerjileriyle oynayan enerji ustaları da vardır. Buna bazılarımız büyü de diyebilir. Bizler buna Negatif Çigong diyoruz. Enerjinin bütünün hayrına değil, kişinin zararına kullanımına yönelik olduğu için.
Normal insanlarda ise, birinin enerjinizi emmesi için enerji ustası olması gerekmez. Sürekli aynı ortamı paylaştığınız insanlardan sürekli olumsuz düşüncelere sahip olan, sürekli hasta ve problemli insanlar varsa, onlar da enerjinizi sömürmek için ordadır. Bunların çoğunda kasıt yoktur.
Enerji vampirlerini savurmanın türlü yolu vardır. Bunlardan en güçlü olanı meditasyonun kendisidir. Meditasyon esnasında ya da özel olarak tekrarlanan şifa tonlamaları ve mantraların da gücü inanılmazdır. Evinizdeki en sevimli dostlarınız kediler bile sizi istenmeyen güçlerden koruyacak tılsımlara sahiptir. Çigong çalışmalarında biz bunu yin-yang dengesini kurarak başarıyoruz. Her çalışmanın sonunda yaptığımız temizlik ve arınma hareketleri ise üzerimize kazara yapışmış bedenli bedensiz tüm varlıkların istenmeyen enerjilerinden bizleri arındırıyor. Yaptığımız ve ustalaştığımız Çi toplarını kodlayarak ve onlara çeşitli renkler vererek koruma ve şifa amaçlı kullanabiliyoruz. Bu şekilde psişik enerji kalkanları yaratabiliyoruz. Yine Çi enerjisi ve topları sayesinde sadece şimdiki değil, geçmişteki enerji kalıntılarını da temizleyebiliyor, kendimize şifa kazandırabiliyoruz.
Çigong’un ileri tekniklerinde karşındaki insanı Çi enerjisi ile etkisiz hale getirmenin yolları öğretilir. Bunun için Neikung, Çigong ve meditasyonda ileri derecede ustalaşmanız gerekir. Ancak bunu yaptıktan sonra bile etkisiz hale getirdiğiniz kişiye şifa verip onu tekrar ayağa kaldıracak olan kişi sizsinizdir. Bu yüzden herhangi bir güç beraberinde büyük sorumluluklar getirir. Bu da bir yin-yang dengesidir.
Üzerinize yapıştığını hissetiğiniz istenmeyen enerjilerin ya da bedensiz varlıkların tek bir beslenme kaynağı vardır, o da sizin korkularınızdır. Korku ve korkunun türevleri olan negatif ne varsa onların besin kaynağıdır.
Bu tavsiyem pek çok enerji ustasını kızdıracaktır ancak kendinizi işinin ehli olduğundan emin olmadığınız insanların eline yok çakra açmak için, yok inisiye olmak için, şunun bunun için bırakmayın. Çakranızı kendiniz açabilir ve dengeleyebilirsiniz. Birinin başka birini inisiye etmesi ise batı uydurmacasıdır. Parayı bastırırsın, telefondan bile inisiye eder; üçüncü, beşinci seviyelere yükseltir seni. İşinin ehli olmayan kişilerin üzerinizde yaptığı bilinçsiz çalışmalar ve sizin buna izin vermeniz sonucu açılan kapılardan, aynı bilgisayar korsanlarının yaptığı gibi içeriye nelerin sızacağı hiç belli olmaz. Bedeninizde belli başlı yerlere, özellikle de kuyruk sokumu gibi yerlere yapışarak sizden beslenmeye ve bazen sizi yönetmeye başlarlar.
Çocukları üzerinde sürekli baskı kuran, onları küçük düşürüp travmalara neden olan, korku ve otorite yaratan ebeveynler de birer enerji vampiridir. Bunu öğretmenler öğrencileri üzerinde, eşler ve dostlar birbirleri üzerinde de çoğu zaman uygular. Doktorların hastaları üzerinde, politikacıların ya da din adamlarının onlara inananlar üzerinde yaptığı da budur.
Kadınlar erkeklere göre daha vampirdir. Kadınlar erkeklerin enerjisini emer demiyorum; kızmayın :) Kadın, kadının enerjisini çoğu zaman daha çok emiyor. Spiritüel açıdan gelişimi olmayan çoğu kadın enerji yaymak yerine emmeyi tercih eder. Erkeklerin çoğu kadınlara göre daha rahat ve vurdumduymaz olduklarından onların vampirlikleri daha zayıftır.
Peki, insanlar enerjiyi birbirinden nasıl çalıyor?
İlki korku ve korkunun türevleri, özellikle de baskı ve şiddet. İkincisi ise pohpohlama, baştan çıkarma, kışkırtma, gaz verme gibi şeyler… Her ikisinde de amaç kişinin dengesini bozmaktır. Biz buna yin-yang dengesinin bozulması diyoruz. Çoğu vampir ikisini çok güzel bir şekilde birleştirerek kullanır.
Çi enerjisi bedenimizde normal ve kusursuz akışını yaparken, vampirin müdahalesi ile bu akış bozulur. Bu meridyenlerin ve çakraların da dengesini bozar. Bu yüzden enerji içerde kalmayı beceremeyip dışa çıkmaya ve vampir tarafından emilmeye başlar. Vampirler genelde iki kişinin orantısız güç dengesinden doğar. Biri diğerine göre daha güçlü, daha deneyimli, daha otoriter ise vampir olan genelde odur. Vampir şekilden şekle girerek istediğini elde eder. Gerektiğinde ağlar sızlar, gerektiğinde şirin olur, gerektiğinde çok hassas olur. O anda durum neyi gerektiriyorsa o role bürünür.
Vampir araç gereçleri
Kelimeler: genelde karşı tarafı alaşağı etmenin en etkili yoludur. Yine yukarda bahsi geçen pohpohlama, yıkama yağlama işleri için de birebirdir. Kelimelerle korkutabilir, endişe yaratabilir, taciz edebilir, tahrik edebilir, gerçekleri saptırabilir, kandırabilirsiniz. Bu şekilde karşı tarafın enerjisiyle kolaylıkla oynayabilirsiniz. Bu da sizi başarılı bir vampir yapar.
Ana babalar çocuklarına karşı seslerini yükseltirler, onları sebepsiz yere eleştirirler, baskı altında tutarlar; başka türleri ise tam tersi aşırı el üstünde tutar, ne isterse yapar, sürekli yüceltirler. Bu ikincisi iyi niyetle bile yapılmış olsa karşı tarafın enerji alanının dokunulmazlığının ihlalidir.
Doktorlar, öğretmenler, politikacılar, din adamları ve satışçılar manipüle eden kelimelerle enerjinizle oynarlar.
Davranışlar: beden ile yapılır. Seksi bir duruş çok şey değiştirebilir. Mimikler, suratın aldığı şekiller, bakışlar, yürüyüşünüz, duruşunuz, hatta ufak bir gülümseyiş enerji vampirliği için yeterlidir.
Giysi: insanlar giydikleri cübbelerin altında kimlik sahibi olmaya alıştıklarından, pek çok insan da bir diğerinin giydiği üniformadan etkilenerek enerjisini kaptırmaya meyilli duruma gelir. Bir doktorun giydiği kıyafet hastayı hemen teslimiyetçi konuma sokar. Bir asker ya da polis üniforması sizi itaat etmeye sürükler. Kravatlı takım elbise ast üst ilişkisini belirler. Seksi giysiler, merak uyandıran dekolteler erkeklerin enerjisini alaşağı etmeye yeter. Giysinin rengi, şeffaflığı, dokusu, kat yerleri, markası gibi şeyler bile enerji üzerinde etkili rol oynar.
Saçınızın stili, rengi, makyajınız, kirli sakal, kısa saç, boy pos endam gibi daha pek çok faktör araç gereçlerin içinde yer alır.
Enerjinizin çalındığını nasıl anlarsınız?
Enerjinizi bozan herhangi bir his, o anda enerjinizin çalındığına işaret olabilir. Mesela alışveriş merkezlerine, barlara ya da kumarhanelere girdiğinizde aşırı yorgunluk, tükenmişlik hali hissedersiniz. Çünkü tüm bu yerler enerjinizi emmek üzere inşa edilmiştir.  Amaç oralara paranızı bırakmanızdır, hem de en hızlı şekilde.
Travmalar enerji vampirleri ya da kurbanları yaratır.
İnsanlar hayatlarını genellikle yaşadıkları deneyimlere göre kurarlar. Bu tip insanlar kurban rolüne en yatkın tiplerdir. Bunların enerjisini sömürmek çok kolaydır. Ya da sözde bu acınacak halleriyle senin benim enerjimizi emerler. Geçmişi şifalandırıp travmalarını iyileştirenler ise artık başkalarının enerjilerini sömürme ihtiyacı duymazlar ya da kendi enerjilerinin emilmesine artık izin vermezler.
İnsanın kendisini Tanrı’dan ayırt ettiği ya da diğerleriyle BİR olduğunu idrak etmesine engel olan tek şey deneyimleri ya da travmalarıdır.
Sevgi koşulsuz sunulduğunda vampirliğin tam zıddıdır, ama koşullu sunulduğunda işin içinde beklentiler vardır, planlar vardır, fedakârlığın içinde kâr amacı vardır. O zaman bu tarz sözde sevgiler vampirliğe hizmet etmeye başlar. Karşı tarafın enerji alanının dokunulmazlığı ihlal edilir. Bencillikle sevgi birbirine karışır. İlk fırsatta sizi aldatmaya meyilli bir tip olarak yarattığınız karşı taraf, enerjisini emmeyen kişiyi tercih eder hale gelir. Kimisi bu alma verme işini o kadar kabullenir ki, onun için vampire hizmet etmek çok yüce bir görev halini alır. Hatta ondan (emilmekten) beslenir hale gelir.  Belki gönüllü olarak sunulan enerji çalınan enerjiden iyidir kim bilir.

21 Nisan 2016 Perşembe

Renklerin Frekansı

Bizim, dünyanın, sesin, kokuların derken renklerin frekansına geldik.
Pek çoğunuzun bildiği gibi spirütüel öğretilerde renklerin hatırı sayılır bir önemi var. Çakraların, meridyenlerin, 5 elementin, ellerimizde oluşturduğumuz Çi enerjisinin kendine has renkleri var. Tüm bu renkler kendine has titreşimler yaymaktadır.
Yazılarımızda hep her şeyin enerji ve titreşimlerden ibaret olduğunu yazdık. Bahsi geçen bu enerji ışık hızında yer alan bir enerji ve hızla hareket ederken de değişik frekanslarda yol alıyor. İnsan gözü ise belli bir frekans aralığını görebiliyor ki bu da 400 nm ile 700 nm arası (kırmızıdan mora). Her canlının ise görüş frekansı ayrıdır. Örneğin kuşlar ve böcekler bizim göremediğimiz ultraviyole (morötesi) rengini görebilirler.  Hatırlarsanız daha önce algılarda da bunu işlemiştik. Hani sineğin algı hızıyla bizim algı hızımız ve kaplumbağanın algı hızı arasındaki farklara değinmiştik.
Farklı renkleri görebilme becerimiz farklı titreşimleri ayırt edebilmemizden kaynaklanıyor.
Her ne kadar bazı renklerin diğer renklerden daha yüksek titreşimleri olsa da (mor kırmızıdan daha yüksek mesela), sizin ihtiyaç duyduğunuz anda doğru rengi seçebilmeniz önem taşır. Bu da size hangi renkte giyinmenizde, odanızı hangi renge boyayacağınızda, mevsimsel yiyecek seçimlerinde yardımcı olur. Örneğin mavi bir gömlek giydiğinizde yapacağınız sunum iletişim için daha doğru titreşimler yayar. Bunun tam tersi siyah giyinirseniz istemediğiniz bir ortamda diğer insanların negatif enerjilerini kendinizden uzak tutarsınız.  Odanızı sarıya veya kavuniçiye boyamayın derler. Nedeni, mide çakrasını titreştirdiği için kilo almanıza neden olmasıdır. Mesela beyaz ışık imgeleyerek şifa gücünüzü artırırsınız.
Titreşimler aynı zamanda hafızayla da alakalıdır. Aynı suda olduğu gibi renklerin de hafızası vardır. Bazı insanların belli renkteki yiyeceklere ya da cisimlere alerjisi olması geçmişte yaşadığı bir travmayı temsil etmesiyle alakalı olabilir. Örneğin küçükken tacize uğrayan birinin tam bu esnada göz göze geldiği tavan rengi, onun hayatı boyunca korkacağı bir renk travması yaratabilir. Bu yüzden o renkteki yiyeceklerden bile uzak durabilir. Bunun nedeni aynı titreşimlerin tekrarlanmasıdır. Size mutluluk hissini tekrarlatan, sizi o güzel anlara tekrar taşıyan renkler de olabilir. İlle de pembe, kırmızı gibi renkler olmak zorunda da değil.
Renklerin içinde bir tarih yatar. Herkesin hayatı boyunca kendi dünyasında yarattığı renkler olacaktır. Bu renkler sosyal hayatınıza ve modunuza göre sürekli değişkenlik taşıyacaktır. Modumuz kendi aura rengimizi değiştireceği gibi, hangi moddaysak ona göre etrafımızdaki renkleri algılama şeklimiz de değişir.
Her şey titreştiği anda dışarıya enerji yayar ve dışarıdan bunu algılamanın pek çok yolu vardır. Renk de bunlardan biridir; çünkü titreşimler renk olarak açığa çıkabilir. Aura görebilen insanlar, ya da bu amaçla icat edilmiş cihazlar sizin o andaki titreşimlerinize göre değişken auranızı görebilir. Bunu hayvanlar ve bebek yaştaki çocuklar doğal olarak yaparlar. Sürekli gittiğim çay bahçesinde sürüyle sokak köpeği vardır. Hepsi yüzlerce insanın gün boyu gelip gittiği yerde miskin miskin yatar. Derken yüz kişinin içinde bir kişi vardır ki o daha çay bahçesine gelmeden hepsi birden onu görünce havlamaya ve saldırı moduna geçmeye başlar. O insan, o anda ne titreşimler yayıyor da hayvanlar sezgileriyle bunu anlıyor bilemeyiz, ama masum biri olmadığından şüphe duyabiliriz.
Sesle başlayıp termal ısı dalgalarıyla yol alan enerji ısındıkça kızılötesindeki (infrared) radyant ısı dalgalarına dönüşerek gözle görülebilir bir ışık spektrumuna dönüşür. Bu spektrumdaki renklerin saniyedeki titreşimleri ise:
Kırmızı – 15 trilyon
Kavuniçi – 20 trilyon
Sarı – 28 trilyon
Yeşil – 35 trilyon
Mavi – 50 trilyon
İndigo – 60 trilyon
Mor – 75 trilyon
Bu 7 değişken titreşim, gözle görülebilen ışık spekrumunu oluşturur. Bunun ötesinde gözle görülemeyen ultraviyole titreşimleri yer alır. Bunu radyoaktif çalışmalar, x-ray, röntgen gibi şeyler takip eder.
Kırmızının uyarıcı titreşimleri vardır. Kanı çağrıştırması açısından genelde rahatsız edici şekilde halk dilinde yer alır. Sarı güneşi çağrıştırdığı için sevinç ve neşeyi; yeşil doğa titreşimleriyle huzur ve sakinliği; mavi gökyüzü ile melankolik titreşimleri çeker.
Her renk, sahip olduğu dalga boyuna göre, kendine has özel titreşimler yayar. Bu titreşimler sahip oldukları hız, yön ve frekansa göre ilgili sinirleri uyarırlar.
Kırmızı: Bloke olmuş enerjinin aktif hale getirilmesi, canlandırılması, kuvvetlendirilmesini ve serbest bırakılmasını, ve kollajen üretimini hızlandırır. En uzun dalgaboyuna sahiptir ve en derinlere nüfuz eder. Römatoid artirit, karaciğer uyarıcı, pigmentasyon ve dolaşımda şifa amaçlı kullanılır. 650-780 nm titreşimleriyle kök çakrayı temsil eder.
Kavuniçi: Kırmızıdan biraz daha nazikçe hareket eder. Enerjiyi adım adım oluşturur, kilitleri açar ve neşe saçar. Bu rengi sevenler daha dışa dönüktür ve yaratıcıdır. Dalak, kuru ciltler, sinüsler, kas sarkmalarında şifa amaçlı kullanılır. Dalağı ve yemeyi temsil eder. 570-650 nm – sakral çakra
Sarı: Güçlendirici özelliğe sahiptir. Sinirleri güçlendirir, mide gazı, egzama, lenf drenajı, cilt problemleri, aşırı yorgunluk gibi durumlarda kullanılır. 510-700nm – solar plexus…
Yeşil: Dengeler, sakinleştirir, fiziksel ve zihinsel dengeyi kurar, derin huzur ve dinginlik sağlar. Akne tedavisinde, kalp ve kalp kası, yanıklar, morluklar ve pigmentasyon için kullanılır. 475-510nm – kalp…
Mavi: İltihap gidericidir. Önleme ve kontrol etmede etkilidir. Uyku problemlerinde, güneş yanıklarında, diş rahatsızlıklarında, kaşıntılarda, larenjit gibi durumlarda kullanılır. Hiperaktif durumları kontrol altına alır. 445-475nm – boğaz…
İndigo: Konsantrasyonu artırır.  Detoks etkisi vardır. Sakinleştiricidir. Lenfatik sistemi güçlendirir, kasları dengeler, kanamayı durdurur, damarları büzer, yüksek seviyede titreşim yayar; gözler, kulaklar, burun, sinüsler, boğaz, ciğerler ve migren üzerinde etkilidir. 400-445nm – alın…
Mor: İlham verici, enerjiyi daha üst titreşimlere taşıyan, ruhsal çalışmaları güçlendiren, sinirleri gevşeten, ağrıları dindiren özelliğe sahiptir. Sinir ağrılarında, lenf drenajı, akne tedavisi, kas gevşetici, romatizma ve siyatik tedavisinde, iltihap giderici olarak kullanılır.


Renk Terapisi ya da kromaterapi eski Mısırlılara dek dayanan bir geçmişe sahip. Avrupa’da pek çok ülkede alternatif terapinin içinde yer almış durumda. Belki bir başka yazıda da bundan  bahsederiz.
Renkli günler sizin olsun.
Ersin İpek

30 Mart 2016 Çarşamba

Kokuların Frekansı

Şimdiye dek titreşimlerden bahsederken daha çok ses ve müzik üzerine yoğunlaştık. Halbuki var olan her şeyin bir titreşimi var. Buna kokular da dahil.
Cansız sandığımız maddeler bile var oldukları sürece yaşayan varlıklardır. Bu yüzden de var olan her şey birbiriyle bağlantılı ve etkileşim halindedir. Tüm varlıkların kendine has yaşam enerjisi yani Çi’si vardır ve enerji sürekli hareket halindedir. Hareket halindeki enerjinin ölçüm birimi Hertz’dir (Hz).
Doğadaki her şey titreşir. Peki titreşim nedir? Vücudunuz ve etrafınızdaki her şey trilyonlarca minik hücrelerden oluşur. Bunlar sürekli kendi yörüngelerinde daireler çizerler ve hareket halindedirler. Bu esnada da etrafa bir titreşim enerjisi yayarlar. Enerjinin titreşimi her zamankinden daha sık atmaya başlarsa, frekansı da artar.
Sesler bizi etkileyen titreşimlere sahiptir. Peki ya kokular? Yanınızdan hoş kokulu biri geçtiği zaman, bir tütsü yaktığınız zaman, buhur yaptığınızda, hoş kokulu bir şampuan ya da sabunla yıkandığınızda, hiçbir koku sürünmediği halde bebeğinizi kokladığınızda nasıl etkilendiğinizi düşünün. Ya da tam tersi, bir çöpün yanından geçerken, otobüste ayakta giderken yanınızdakinin tam da koltukaltına denk geldiğinizde, havasız bir ortamda, hele böyle bir ortamda biri acımasızca gaz çıkarmışsa bunun sizde nasıl negatif titreşimler yarattığını hatırlayın.
Bitkisel yağların titreşimleri megahertz (MHz) olarak ölçülür. Saniyede bir milyon kez döngü yapar, ki bu elektrik hızından da fazladır. Aydınlanma, şifa ya da meditasyon çalışmalarında titreşimlerimizi artırmak için kokulardan faydalanabiliriz.
Örneğin en güçlü kokulardan biri olan gül kokusunun 320 MHz frekansı vardır. Tüm kokular içinde en fazla titreşim yayan gül, sevgiyi, saflığı, sadeliği, BİR olmayı, beden-zihin-ruh bütünlüğünü simgeler. Evrende sevgiden daha güçlü bir şey yoktur. Sevginin frekansı en etkili şifa gücüne sahiptir. Bu yüzden sevgiyi temsil etmesi açısından insanlar birbirine gül almayı tercih ederler.
İnsanların ve gıdaların biyo-frekanslarını ölçmek artık mümkün.  Bruce Tainio ve Gary Young adlı iki biliminsanı bunu gerçekleştiren bir alet icat ettiler ve bu sayede hastalıklarla frekanslar arasındaki bağlantıyı kurmayı başardılar.
Aynı şekilde Dr. Royal Rife tüm hastalıkların kendine has frekansı olduğunu ispatlayarak frekans jeneratörü adında bir alet icat etti. Belli bir frekans uygulandığında kanserli hücrelerin öleceğini ve organların ve hücrelerin olması gereken frekansa getirildiğinde tekrar iyileşeceğini savundu.
Buna göre:
Sağlıklı insan beyni: 71-90 MHz
Sağlıklı insan bedeni: 62-68 MHz
Üşütünce: 58 MHz
Mantar enfeksiyonu: 55 MHz
Kanser: 42 MHz
Ölüm döşeği: 25 MHz
İşlenmiş market gıdası:  0 MHz
Taze ürün: 10-15 MHz
Kurutulmuş bitkisel gıda: 12-22 MHz
Taze bitkiler: 20-27 MHz
Tedavi edici esanslar/bitkisel yağlar: 52-320 MHz

Bütün yağlar aynı titreşim gücüne sahip değildir. Tedavi edici güce sahip en fazla titreşime sahip olan yağ 320 Mhz olarak ölçülmüştür. Yani saniyede 320 milyon döngü!  Frekanslar 3 sahada incelenebilir:
  1. Düşük frekanslı yağlar – fiziksel değişim
  2. Orta frekanslı yağlar – duygusal değişim
  3. Yüksek frekanslı yağlar – ruhani gelişim ve farkındalık
Peki ülkemizde mevcut olan bazı yağların frekanslarına bakalım:
Gül: 320 MHz
Altın Otu: 181 MHz
Günlük/Buhur: 147 MHz
Lavanta: 118 MHz
Solucan otu: 105 MHz
Sarı papatya: 105 MHz
Melisa: 102 MHz
Ardıç: 98 MHz
Turunçgiller: 91 MHz
Melek otu: 85 MHz
Nane: 78 MHz
Fesleğen: 52 MHz
Peki bunlar üzerinde nasıl çalışmalar yapılmış? Deneklerden birinin eline dumanı tüten kahve bardağı tutuşturulmuş ve deneğin frekansı 3 saniye içinde 58 MHz’e düşmüş. Elinden kahve alınıp bitkisel yağlardan biri tutuşturulduğunda ise frekansı 21 saniye içinde tekrar 66 MHz’e çıkmış. Başka bir denek ise kahveyi tutmakla kalmamış bir yudum da tadına bakmış. 3 saniye içinde onun da frekansı 52 MHz’e düşüvermiş. Bu deneğe hiçbir bitkisel yağ koklatılmamış ve deneğin normal yaşantısına devam ederek tekrar başlangıç noktası olan 66 MHz’e ulaşması 3 gün sürmüş!
Yağların titreşimsel gücü herhangi bir gıdanın ya da bitkinin titreşimsel gücünden çok daha fazladır. Ayak altına sürülen bitkisel bir yağın tüm vücudu dolanıp en tepeye ulaşması sadece 1 dakika tutar. Bu yüzden kocakarı ilacı olarak ayak altınaVicks sürüp yatmak boşuna değildir. Yağların etkisi inanılmazdır. Bileğim çatladığında ve ayak bileğimin tendonları yırtıldığında aylarca alçı ve yürümeme yasağı getiren doktorlara inat sarı kantaron yağı ile 20 günde kendi kendimi iyileştirdiğimi hatırlıyorum.
Gül yağını ve lavanta yağını meditasyonlarda ve şifa seanslarında kullanıyorum. Hem şifayı uygulayan ben, hem de şifayı alan öğrencilerim çok çabuk alfa ve üzeri frekanslara ulaşıyoruz. Ellerimizin arasındaki Çi enerjisinin gücü daha da artıyor. Yağlardaki rahatlatıcı frekans beyindeki gereksiz çöpleri egale edip, rahatlamasına yardımcı oluyor ve odaklanmayı artırıyor.
Ortalama frekansı organlarınızdaki frekansa yakın bir yağı kullandığınızda, hasta olan organınızı iyileştirme şansınız çok yüksek. Gülün frekansı organlarımızın frekanslarından çok daha fazladır. Titreşimlerin  Mucizevi Gücü  yazımızda bunları paylaşmıştık. 320 MHz ayarında çalışan bir organ olmadığı için gül, doğrudan beyni muhatap alıyor; çünkü beyin 70-78 MHz arasında bir titreşime sahip. Dolayısıyla gül yağı doğrudan beyin hücrelerini iyileştiriyor ve beyin de ilgili organlara gerekli ayarı çekiyor. Nane yağının 78 MHz olması ise beynin titreşimlerine daha yakın olması açısından yine etkili bir sonuç sağlıyor. Lavantanın 59 MHz’lik titreşimleri ise neredeyse tüm organlara hitap edebilecek oranda, bu yüzden kendisine “evrensel yağ” adı konulmuştur. Düzenli lavanta yağı koklamak yüksek tansiyon, endişe, stres, depresyon, panik atak, yağlı cilt, yanık, kulak ağrısı, vertigo, öksürük gibi rahatsızlıklarda çok etkili sonuç verir.  Nane yağı sinüzit, baş ağrısı, yorgunluk, astım tedavisinde; sedir ağacının yağı artrit, sistit, stres, saç kaybı, tüberküloz, bel soğukluğu, bronşit tedavilerinin yanı sıra böcek kaçırıcı olarak; günlük yağı yukarıdakilere ek olarak alejilerde, bağışıklığı güçlendirmede ve kanser tedavisinde kullanılmaktadır.
Bitkisel yağların en güzel yanı, bedenimizdeki toksinlerden ve olumsuz duygulardan farklı titreşimlere sahip olup onlarla özdeşleşmemeleridir. Bu sayede toksinlerden ve olumsuz duygulardan çabucak kurtulmamıza yardımcı olurlar. Kimi zaman da bilinçaltında yatan gizli ve su yüzüne çıkmayı bekleyen travmalarla yüzleşmemizi sağlayarak onlardan kurtulmamızı sağlarlar.
Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, artık marketlere kadar inmiş bitkisel yağlardır. Sentetik ve ekstratlardan yapay olarak üretilen yağların frekansları, doğal ve zahmetli yollarla üretilen yağların frekanslarına kıyasla yok denecek kadar azdır.
Hoş kokulu, şifa dolu, bol titreşimli günler sizin olsun…

29 Şubat 2016 Pazartesi

Dünyanın Frekansı

Önceki yazılarımızda her şeyin, ama her şeyin, enerjiden ibaret olduğunu ve kendine has bir frekansı ve titreşimleri olduğundan bahsetmiştik. Öyleyse, üzerinde yaşayan her şeyin titreşimleri olduğuna göre, dünyanın da kendine has bir titreşimi olsa gerek. Evet, var; buna Schuman Rezonansı da deniyor. Bu Batılı biliminsanlarının verdiği isim. Halbuki elin Çinlisi bunu asırlardır dile getiriyor.
Atomlar an ve ana dair her şeyle titreşimlerini uyumlama halindedir. Negatif yüklü dünyamız (buna Yin enerjisi diyoruz) ile pozitif yüklü evrenle (buna iyonosfer diyoruz, aynı zamanda Yang enerjisi) sürekli bir elektriksel iletişim söz konusudur.
Dünyadan gelen Yin enerjisini, evrendeki Yang enerjisiyle uyum içinde taşıyan tek canlı ise insandır. Bunu ise bedenimizdeYin-Yang dengesini kurarak başarabiliriz. Elbette bu herkesin harcı değildir. Ancak ve ancak nefes teknikleri, meditasyon ve Çigong gibi beden-zihin-ruh bütünlüğü çerçevesinde çalışan öğretilerle mümkündür.
Çin’deki ustalarımın anlattığına göre insanlar öldüklerinde ruhları Yin olarak dolaşırmış. Dünyayı seyahatleri esnasında, tanıdıkları tüm insanları ziyaret ederlermiş. Onlar hakkında her türlü anıyı detayına kadar hatırlarlarmış. Çocuğunun nasıl büyüdüğünü, ilk yürümeye başlamasını, ilk öpücüğü vs… Hatırlayamadıkları tek şey ise onları sevmenin nasıl bir şey olduğu imiş. Bunu başarabilen tek ruh ise daha ölmeden önce bu hayattayken Yin-Yang dengesini kurmayı başararak bu hayatla vedalaşabilen ruhlarmış. Yine filmlerde ve büyük ustaların hikâyelerinde, hep “Ölen ustam akşam beni ziyaret etti, kulağımı çekti, şunu bunu nasihat etti, sonra kayboldu” gibi cümleler duyarız. Yin-Yang dengesini kurmayı başarmış olarak göçen ruhların istedikleri an tekrar bu dünyada bedenlenme lüksleri olduğu söylenir. Bu yüzden alınan öğreti ne olursa olsun, bir dövüş sanatında ne kadar usta, ne kadar güçlü ve yenilmez olursanız olun, Yin-Yang dengesini kurmayı başaramamışsanız ve yeterince meditasyon yapmamışsanız, asıl hocaların gözünde değeriniz koca bir sıfırdır (bakınız, Man of Tai Chi-Keanu Reeves). Bunlara benzer hikâyeleri Java Büyücüsü adlı kitapta da bulabilirsiniz.
Peki, seyrettiğimiz filmlerde, ister Beşinci Element (Bruce Willis), ister G.O.R.A ve A.R.O.G olsun, aşağıdan yukarı çıkan ve beş döngüyle isimlendirilen enerjileri hatırlayalım. Bunlar filmdeki gibi gözle görülmese de, gerçekte var olan ve Yin’den Yang’a yol alan enerji dalgaları. Bu enerjilerin kimisi pozitif, kimisi negatif, kimisi de nötr olabiliyor. Enerjinin negatif olarak yukarı çıkması, tam olay mahallinde bulunan bizleri ve mekânlarımızı acayip etkiliyor. Mesela ağzıyla kuş tutsa bile para yapmayan mekânlar bir bir kapanır ve taşınır. Yerine gelen de orda tutunamaz. Uğursuz diye adı çıkar. Ev vardır; orada kavga dövüş, ayrılıklar, boşanmalar, hastalıklar, hatta intiharlar eksik olmaz. Ona da uğursuz der çıkarız işin içinden. Hiç bunu enerji yönünden düşünmeyiz. Elin Çinlisi bunu asırlardır düşünüp, mekânlarını yaparken ya da yaptıktan sonra hep bu enerjileri en ince ayrıntısına kadar inceler. Tapınakların yerleri, özel mekanların, özellikle de ruhsal yerlerin enerjileri özel olarak elden geçirilir. Bu bilim dalına Batıda şu anda Jeomansi (ya da Jeomanti) deniyor. Mekanın enerjisi duru görüyle (Çi ustası tarafından) ya da belli aletler kullanılarak tespit ediliyor ve negatif enerji bloke edilerek yukarı çıkması engelleniyor ve o andan itibaren mekanın enerjisinde gözle görülür bir değişim başlıyor. Tabii bunu ticari amaçla yapan pek çok biliminsanı da var. Kim onlara kızabilir ki?

Dünyanın tüm biliminsanları tarafından kabul edilmiş ferakansı 7.83 Hz’dir. Buna dünyanın kalp atışı da denmektedir.Dr. Anker Mueller adındaki başka bir biliminsanı daha derinlerine inip dünyanın frekansının insan beyni ile aynı attığını bulmuştur. Herbert König ise Schuman rezonansının beyin ritmleri ile tam uyumunu ispatlamıştır.  Beyindeki EEG değerleri incelenerek bu ritimlerin doğadaki Schuman ritimleriyle Alfa seviyesinde uyum sağladığı görülmüş. Bu yüzdendir ki, nefes teknikleri ve meditasyon sayesinde beyin dalgalarımızı Alfa konumuna taşımayı hedefleriz.
Dusseldorf Ünivesitesi’nde yapılan araştırmalarda, bu ritmin kasten bozulduğu, yani beyin frekansının doğadaki frekanstan şaştırıldığı deneylerde,  deneklerde  fiziksel hastalıklar ve zihinsel bozukluklar oluşmaya başlamış. Bu da doğayla BİRolamama sorunumuza parmak basıyor aslında.
Yine okulda gönüllü öğrenciler 4 hafta boyunca tam yalıtımlı bir sığınakta doğadan izole bir şekilde yaşamışlar. Öğrencilerin günlük ritimlerinde şaşmalar olmuş ve hepsi migren ve baş ağrılarıyla duygusal stres yaşamaya başlamışlar. Genç oldukları için ciddi bir fiziksel soruna rastlanmamış ve ortamda gençler yerine yaşlıların ya da hastaların olması halinde bunun kaçınılmaz olduğuna inanmışlar. İnanılmaz olan ise, aynı ortama Schuman rezonansı verilmeye başlanınca tüm öğrenciler beliren sorunlardan kurtulmuş ve sağlıklarına geri kavuşmuş.
Bizler üzerinde yaşadığımız doğa ana ile tam bir bütünlük içindeyiz. Bu bütünlüğün bozulması halinde hastalıklar, mutsuzluklar, kavgalar, savaşlar, kaos kaçınılmaz hale geliyor. Bu bütünlüğü bozmak içinse sistem var gücüyle çalışıyor.
Doğa anayla ritmimizi nasıl senkronize edeceğiz?
Çıkarın ayakkabıları, çorapları! Basın toprağa, çimene… Bu çimen o lüks konutların sonradan doldurulma suni çimenleri olmasın. Gerçek doğaya gidin. Ağaçlarında kuşlar cıvıldasın. Toprağı kazıdığınızda solucanlar çıksın. Ayakların toprağa değmesine biz topraklanma yöntemi diyoruz. Bunu yapan istisnasız herkes bütün negatif enerjisinden anında kurtulmaya başlar, stresini toprağa atar, topraktan ise en güzel enerjileri almaya başlar. Ağaç Duruşu Meditasyonu bu yüzden tüm meditasyonlar içinde en değerlisidir. Gerçek Yin-Yang dengesini kuran bir tekniktir. Sahiden de bir ağaç gibi durduğunuz ve kollarınızı açtığınız  vakit, kollarınız Çi enerjisiyle dolar ve ağacın doğadan aldığı tüm bilgelik de size akmaya başlar.
Eski insanlar vakitlerinin büyük bir bölümünü üretim yaparak doğada geçirirmiş. Temiz havasını alır, toprakla haşır neşir olur, bir ağacın altında kestirir, çimlerde koşar, yuvarlanır, nehirlerinde yüzermiş. Şimdi o insanın üzerine kocaman bir kurumsal bina ve apartmanlar konmuş. Florasan ışığında akşam olduğunu sadece saate bakarak anlayarak çalışan, sadece klimadan çıkan mikroplu havayı soluyan, ayaklarında yalıtımı en kuvvetli ayakkabılarla gezen, her yere arabasıyla giden, onda da klimayı her şekilde kökleyen, asansör, yürüyen merdiven derken hayatında günde 100 metre bile yürümeyen insanlar türedi. Bunların bırakın doğayla aynı titreşime geçmesini, doğa kavramını tamamen unutmasından korkuyorum.
Binlerce, milyonlarca ağaç katlediliyor. Sular yok ediliyor. Hayvanların doğada hiçbir hakkı yok. Kendini bile sevmeyen insan müsveddesi, doğaya savaş açmış durumda. Ağaçtı, ottu, böcekti, hayvandı, umurunda değil. İşi gücü rant ve rengi yeşil olan doğa değil para. Onlara Yiğit Özgür’ün aşağıdaki karikatürünü hediye ederek yazımı bitiriyorum.