5 Haziran 2015 Cuma

Zihinsel Oruç

Malum Ramazan yaklaşıyor. Bu yazıda hem bedensel hem de zihinsel oruca yer vereceğiz. İkisinin de birbirine faydası tartışılmaz. Uzun yazılar yazdığımın farkındayım. Sabırla okumanızı tavsiye ederim.
Ramazan ayı iş veriminin en çok düştüğü zamandır. Çalışanlar en çok bu zamanda performanslarının ve konsantrasyonlarının düştüğünü söylerler. Pek çok yer sırf bu yüzden çalışma saatlerinde esneklik yaratır. Ancak bu orucun açılma saatini değiştirmez.
Açlık boş bir midenin varlığına işarettir. Bunun bedenimizdeki mevcut enerjinin düşmesiyle alakası yoktur. Açlık tamamen beynin ürettiği bir olgudur. Bu yüzden de beynin yarattığı açlık düşüncesi insanı gün boyu beta modunda rahatsız etmeye devam eder (bakınız Alfa In Beta Out adlı yazım). Hayatta kalma titreşimleri, yaydığımız beta modunda insanın sağlıklı düşünmesini zorlaşır. Açlık hissinin rahatsızlık vermesinin nedeni beynin sadece bu konuya odaklanmasından kaynaklıdır. Bunu gün boyu mesele haline getirir. Aslına bakarsanız mesele haline getirilmiş, sevgiyle yapılmayan işten de hayır gelmez. Günün sonu genellikle ziyafet masalarında, intikam alırcasına yenen yemeklerle sona erer. Gün boyu aç bırakılan beden, günün sonunda maruz kaldığı bombardımanla faydadan çok zarar görmeye başlar.
Düşünmek, hatırlamak, odaklanmak, hesaplamak, ölçmek, biçmek, çözmek gibi işlemler için beynin yeterli miktarda glikoza ihtiyacı vardır. Oruç esnasında bedene giren glikoz miktarında geçici bir süre düşüş yaşanır. Glikoz tek başına beyin için gerekli yegâne yakıtlardan biridir. Dolayısıyla yetersiz glikoz miktarından dolayı oruç esnasında insanlar odaklanma ve hatırlama konularında sıkıntı yaşarlar.
Beden glikoz miktarında azalma hissettiğinde bunu telafi etmek için bedenin kendi içindeki kaynaklara yönelir. Bunun için de mevcut proteinleri ve glikojenleri kullanır. Bu telafi sistemi beyne 24 saat glikoz sağlayabilecek kapasitedir.
Kimi inanışlarda, Nirvana’ya ya da tanrıya ulaşmanın yolu olarak çok ağır oruçlar tutulur. Günlerce haftalarca hiç yemek yenmediği olur -akşam da dahil. Kısa süreli oruçta bedenin kendi ihtiyacını nasıl karşıladığını söyledik. Uzun süreli ve ağır oruçlarda ise beynin bu ihtiyacı keton denen oluşumla karşılanır.
Ketonlar, vücut enerji için yağ hücrelerini parçaladığında ortaya çıkar. Bu olay yeterince ensülin almadığınızda, vücudunuz enerji için şeker yerine yağ kullanmaya başladığında meydana gelmektedir. Yemek yemediğiniz için aç kalmış olabilirsiniz veya bazı nedenlerden dolayı vücudunuzda yeterince ensülin olmayabilir. Yağın enerji olarak “yakılması” sonucunda ortaya keton cisimleri çıkar. (Dunstan, C. (2010). Blood ketone monitoring in type 1 diabetes).
Glikozlara nazaran ketonlar çok daha iyi bir enerji deposudur. 100 gram keton cismi, 11 kilogram ATP üretecek yapıdadır. Bu yüzden glikoz yerine ketonların yakıt olarak kullanımı beyinde ciddi metabolik değişimlere yol açar. Sinir hücreleri hafızayı kaydedip gerektiğinde geri çağırmak, bilgiyi harmanlamak, düşünmek ve hayal etmek için kullanılır. Bunu da bir seri elektriksel dürtülerle yaparlar. İşte bu dürtüler, normalde glikozla sağlanan dürtülerden çok daha derin ve daha önce hiç deneyimlemediğiniz dürtüler olabilir. Bu bazen ölüm ötesi deneyim yaşayan insanların gördüklerine benzer deneyimler yaşatabilir. Aynı deneyimi bu uzun süreli orucu meditasyonla birleştiren Tibetli rahipler de yaşarlar.
Geçmişte atalarımız derin meditasyon ve ruhsal şifa için hep oruç tutmuşlar. Modern tıp şimdi daha yeni bunun üzerinde çalışmalara başladı. Bu çalışmaların doğrultusunda görülen şeylerden biri de, hem orucun bağışıklık sistemindeki bozulmayı engellediği, hem de bu sistem içindeki hücre ve kan yapımını artırdığı. Bunun yanı sıra yaşlı ve ölü hücrelerin de vücuttan atıldığı gözlenmiş.
Kemoterapi kanserli hücreleri yok etmesiyle bilinir, ancak gerçek şudur ki kurunun yanında yaş da yanar. Bağışıklık sisteminiz altüst olur. Biri yanınızdan hızla geçse, rüzgarından nezle olacak kadar zayıf düşersiniz. Burada ise durum farklı. Oruç kemoterapinin aksine sadece gitmesi gerekene yol verir. Hatta kemoterapiyle beraber yapılırsa onun yan etkilerini de ekarte eder.
Açlık hissi doğduğunda, sistem enerjiyi daha sonra kullanırım mantığı ile depolamaya başlar. Bunu başarabilmek için de gerekli olmayan ölü, hasta yada yaşlı hücreleri geri dönüşüm amacıyla kullanmaya başlar. Yani şöyle düşünün: kanserli hücreler yediğiniz şeylerden beslenirler. Özellikle şekere, unlu mamüllere ve asidik gıdalara bayılırlar. Yani siz beslenmenize dikkat etmezseniz kurtulmak isteğiniz kanseri kendi elinizle besleyip büyütmeye devam edersiniz. Oruçta ise tam tersidir. İyi hücreler aç kaldığında, kötü hücrelere saldırırlar ve onlarla beslenirler. Vücut kendi başına şifa bulmaya başlar. Bu yüzden de vücudu kendi haline bırakmak gerekir bazen. Bunun en iyi yollarından biri de oruç tutmaktır. Ya da günümüzde tercih edilen daha havalı adıyla detoks…
Gelelim zihinsel oruca…
Vücudu kendi haline bıraktığımızda, yani dışarıdan gıda takviyesini kestiğimizde, vücudun nasıl kendi kendini iyileştirdiğinden bahsettik. Ne iyi gıda, ne kötü gıda sıfır gıdayla olayı hallettik!
Aynı şey zihin için de geçerli.
Gün boyu zihnimiz çöplük gibi düşünceler içinde yüzer. Aynı anda pek çok işi yapmak durumundasınızdır. Kafada bin tilki cirit atar. Yattığınızda bile beyin problem çözmeye devam eder. Hatta bu sizi uyutmayacak dereceye kadar varır. Düşüncelerin çokluğundan dolayı tek bir şeye odaklanmanız zorlaşır. Düşünce, öfke, üzüntü, endişe, korku gibi duyguları yaratır. Düşünceleriniz sizi hasta etmeye varıncaya kadar haddini aşar.
İşte bu noktada aynı bedensel oruçtaki gibi zihinsel oruç devreye girer. Bunu yapmanın en kolay ve etkili yollarından biri meditasyondur.
Zihinsel oruçta gelen düşüncelerin farkındalığı vardır ama onlara takılmazsınız. Yol verirsiniz giderler. Öyle bir an gelir ki artık düşünmemeye başlarsınız. İşte bu sizin için paha biçilmez, en kıymetli andır. Bu, hiçliğe ulaşılan andır. Düşünceler sizi zehirleyen, hasta eden kımıl zararlılarıdır. Onlardan kurtulmak kadar değerli bir an yoktur. Düşünceler enerji demektir. Enerjiler de maddeye dönüşür. Her düşünce önce bedeninizde maddeleşir. Yani her düşünce bedeninizle özdeşleşmeye başlar. Bağırsaklarınız hazmetmeyle alakalıdır. Hayatta hazmedemediğiniz her türlü düşünce gidip bağırsağınızda da hazmedilemeyen şeye dönüşür. Karaciğer kanı zehirli atıklardan temizler. Zihninizi zararlı düşüncelerden arındırmazsanız bu sizi içten içe zehirlemeye başlar. Korkularınızdan arındırmazsanız böbrekleriniz taşla dolar ya da böbrek üstü hormonları yüzünden depresyona girersiniz. Her düşüncenin etkilediği illa ki bir organ yada sistem vardır.
Dolayısıyla zihin ve beden ayrılmaz bir ikilidir. Aslında buna üçüncü ve en etkili eleman da dahil olur. O zaman beden-zihin-ruh dengesini kurarsınız.
Zihinsel oruçta bedensel oruçta yapılan yanlışlar yapılmamalıdır. Yani tüm gün oruç tutup, açlık hissi ile eziyet çekip, akşam intikam alırcasına yenen yemek misali, zihinsel oruç tutup kendinizi düşüncelerden arındırıp ardından bombardıman şeklinde düşüncelerin içine düşerseniz olmaz. Meditasyon gün içinde 20 dakika ya da yarım saat yaptığınızda sizi sakinleştirir, dinlendirir ama asıl meditasyon bu değildir. Meditasyon farkındalığınızın her an açık olduğu, her an ve her dakika medite halde olduğunuz konumdur. Yani 20 dakikalığına alfa moduna geçip sonra tekrar beta moduna geçmeniz size uzun vadede bir kazanç sağlamaz. Bu aynı, kısa süreli ve yaşam tarzı haline getirilemeyecek diyetlere benzer.
Zihinsel oruçta olumlu düşünce yoktur. Olumlu düşünme olumsuz düşünceleri bastırarak gerçekleşir (bakınız Türkçede OlumlamaTürkçe'de Olumlama adlı yazım). Meditasyonda ne olumlu ne de olumsuz düşünceye yer vardır. Olumlu da olsa olumsuz da olsa gelen her türlü düşünceye yol verilir. Zira zihin kainattaki en büyük ayrımcıdır. İyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi kavramlarla ikiciliği (düalite) yaratan baş ayrımcı zihindir. Nötr olmak zihni yenmenin tek yoludur. Zihinsel oruçla bu sayede kendiliğinden olumlu düşüncelerin olumsuzların yerini almasını zaten sağlarsınız. Bu da ruhunuzdan gelmeye başlar. En saf, en doğal, en temiz haliyle. Bu sayede beden-zihin-ruh bütünlüğünü yakalarsınız.
Kapatırken kutsal Ramazan ayı için vereceğim en güzel mesajı sizle paylaşmak istiyorum:
Gülümsemek orucu bozmaz :-)

NÖTR OLMAK - HİÇLİĞİN BİRLİĞİ

Şimdiye dek hep pozitif ve negatif düşüncelerden, dualiteden, yin yangdan filan bahsettik ve hepsinin sonunu herşeye karşı nötr olmakla bağladık. Okurlardan gelen yoğun istek üzerine nötr olmayı açmaya başlayalım.
Nötr olmak, İngilizce’deki karşılığı “neutral”, yani tarafsız ve atıl olmak anlamına gelir.
Aydınlanmaya giden zorlu yolda, hiçbir tercihi olmayanlar  yolu en kolay yürüyecek olanlardır. Birşeye ne kadar çok sarılır ve onu saplantı yada takıntı haline getirirseniz; başka bir deyişle size yapışmasına izin verirseniz; yada tam tersi önünüze gelen herşeyi elinizin tersiyle iterseniz, inkar eder, olduğu gibi kabul etmezseniz, işleri zorlaştırısınız. Ne sarılmanın, ne de itmenin olmadığı o anda, herşey yapmacık olmaktan çıkar ve  açıklığa kavuşur.
Eğer asıl gerçeği görmeyi hedefliyorsanız, o zaman hiçbir şey hakkında fikir yürütmeyin. Ne taraf tutun ne de karşı durun. Sevmediğiniz birşeye karşı sevdiğiniz birşeyi koymak, sadece zihnin hastalıklı bir eyleminden başka birşey değildir.
Aydınlanma yolunda yürüyeceğiniz yol o kadar uçsuz bucaksızdır ki, içinde ne birşeyler çok fazladır, ne de eksiktir.  Hiçbir şeyin gerçek doğasını göremediğimiz için, insan olan bizler hep seçim yapmak durumunda hissediyoruz. Kabul yada red...
Ne sizin dışınızda gelişen şeylerin, ne de kendi içinizdeki hiçliğin içinde yaşamaktan vazgeçin. Sadece herşeyle “bir” olmayı baaşrdığınızda, o zaman tüm karmaşa yok olmaya başlayacaktır. Durağan olacam diye aktif olmayı bıraktığınızda, bu yoldaki mücadeleniz sizi yine aktif yapacaktır. Zira mücadelenin kendisi aktivitedir. Mücadele verdiğiniz konuya yapıştığınız sürece “birlik” sizden uzak kalacaktır. Bu yüzden de hem aktivite ve durağanlık, hem de kabul ve red olayında tümden çuvallarsınız.
Birşeylerin gerçekliğini inkar edip red etmek, o şeyin gerçekliğine duyulan özlemdir.
Herşeyin boşa olduğunun koyu savunucusu olmak da o şeyin gerçekliğine duyulan özlemdir.
Bu konularda ne kadar çok konuşur ve düşünürseniz, gerçekten o kadar uzaklaşırsınız.
Artık gerçeklerin peşinde koşmayın; sadece fikir yürütmekten vazgeçin.
Bir keresinde bir arkadaş toplantısında, bir anda masadaki herkes bir tartışmanın içine girdi. Herkesin söyleceği bir şey vardı. Herkesin kendi söylediği doğruydu. Öyleki karşı tarafın konuşmasına izin vermeden sözünü kesmeler; sesini yükselterek baskın çıkmalar; bir takım mimiklerle “hadi canım sen de”, “atıyorsun”, “yalan” imalarında bulunmalar; neredeyse karşısındakine uçan tekmeyle karşılık verecek duruma gelmeler.. sonra bir an geldi hepsi durdu ve bana baktı. İçlerinden biri “abi senin hiçbir fikrin yokmu? Nası bi adamsın sen? Sence hangimiz haklıyız?” diye sordu.
“İçinizden birinin haklı olması neyi değiştirecek? Buyur en haklı sen ol. Yada sen ol. Yok yok sen ol. Birinizin haklı olması diğerlerinin kendi gerçekliklerini değiştirecek mi? Hayır. O yüzden ben haklı olmak yerine mutlu olmayı seçiyorum. Buyur en haklı sen ol. Sen haklı hissettiğin için mutlu ol, ben mutlu hissetiğim için haklı olayım.” 
Zihni yok ederseniz madde de yok olur, zira her düşünce eşittir enerji ve varolan herşey enerjinin maddeleşmiş halidir. Nesne dediğimiz bu varolan şeyler özne dediğimiz zihnin ürünüdür.  Zihin de, yani özne de, nesneler yüzünden sürekli çalışır. Bu ikisinin bizi götüreceği tek gerçek: “hiçliğin birliği”dir.
İyi ve kötü ayrımı yapmayı bıraktığınızda, fikir üretmekten ve önyargılardan kurtulursunuz. 
Aydınlanmaya odaklanmak bile bu fikrin size yapışmasına neden olur ve yoldan çıkmışsınız demektir.
Herşeyin doğasına uyumlandığınızda akışta olursunuz. O zaman yolda rahat  yürürsünüz, kimse yada hiçbir şey sizi rahatsız edemez.
Herkesin kendi gerçekleri vardır, dolayısıyla tüm evren “gerçek” çöplüğüyle doludur, çünkü herkesin gerçeği deneyimlerinden edindiği şeylerdir ama aslında tek bir gerçek vardır. Ayrımcılık cehaletin kendisine yapışan nesnesel ihtiyaçlarından doğar. Ayrımcılık yapan bir zihinle zekaya ulaşamazsınız. Gerçekte iyi kötü, güzel çirkin yoktur. Bunları zihin yaratır. Yaratmakla kalmaz maddeleştirir. Beğenmek yada beğenmemek olgularının gerçekte yeri yoktur. Tüm dualite cehaletten kaynaklanır. Aslında herşey yarattığımız illuzyonlardan ve rüyadan ibarettir.
Gözler hiç kapanmasa rüya görmeyiz. Zihin ayrımcılık yapmasa yüzbinlerce şey aynı olur, tek bir öze ait olur. Herşey bir ve aynı olunca zaman kavramı da ortadan kalkar.
Size yapışan şeylerden kurtulun. Sahip olduğunuzu sandığınız nesneler yavaş yavaş sizi ele geçirip onlar size sahip olmaya başlar. Duygu ve düşünceler, bilgi, deneyim, imgeleme bunların hepsi değersizdir. Deneyimler olaylara yorum katmanıza neden olur. İyi, kötü gibi dualiteye dayalı fikirler bu şekilde oluşur. Hisleriniz en saf ve doğal haliyle kaynağından gelse bile, zihin tüm deneyimlerini, travmalarını ve öğretilmiş bilgileri harmanlayıp illaki yorum katacaktır. Zihin ayrımcılık yapan en tehlikeli düşmanınızdır.
Hayatımızı koşuşturmaca içinde yaşıyoruz. Sürekli bizi meşgul etme üzerine kurulu bir sistem yaratılmış. Bu sistemin en önemli ve göz ardı edilen silahı ise zaman. Hepimiz zaman kazanmak yada zaman öldürmek için yaşıyoruz. Uyanacağımız zaman, işe yada okula gideceğimiz zaman, öğle arası, iş çıkışı, köprü trafiği, haberler, diziler, özel günler, randevular herşey zaman tarafından yönetiliyor. Zihinlerimiz bu şekilde çalışırken hücrelerimiz de aynı şekilde çalışmaya başlıyor. Onlar da zaman kazanmaya çalışıyor. Uygun yaşam alanı bulduğunda virüs gibi çoğalmaya başlarlar, tıpkı bizler gibi. Öldüğümüzde bilgi aktarımını çoktan yapmış oluruz.  Yaşam alanı hayatta kalmayı gerektirecek kadar zorlu ise, çoğalacak, bilgi aktarımını yapacak ve ardından ölecek lüksü yoksa, o zaman hücreler ölümsüzlüğü seçerler.  Zaman ve tüm ölçü birimleri evrenin sonsuzluğunu unutturmak için uydurulmuş kodlamalardır. Zihin birşeyi yarattığında, yani enerji maddeye dönüştüğünde maddeye varlığını zaman verir. Dolayısıyla bizi de var eden zamandır, zira bizler de birer illuzyonuz. Zaman yoksa biz de yokuz. Olmadığımızın farkına vardığımızda hiçliğe ve birliğeulaşırız.

5 Mayıs 2015 Salı

Negatif Düşünce Gücü!

Olumlu düşüneceğim diye bir taraflarımı yırtarken, bilmem kaç gün orama burama vurarak telkinlerde bulunarak hayallerimin gerçekleşmesini beklerken, ya da zaten olmuş bitmiş gibi düşünüp yine de olmadığını görerek hüsrana uğrarken, olumsuz düşündüğüm zaman her şeyin şıp diye gerçekleşmesi adil midir?
Günün birinde mutlu bir ilişki kurmanın hayaliyle dalmadığınız öğreti kalmazken, kendinize sürekli aynı insanları çekmeniz; iyileşmek üzere şükür dualarına yatıp, uygulamadığınız öğreti, gitmediğiniz şifacı kalmazken sürekli hastalıktan kırılmanız; başarılı olma telkinleri içinde yüzerken kaybedenler kulübünün önde gideni olmanız… Olumlu düşüncenin altında bastırdığınız olumsuz düşüncelerin titreşimleri hep galip geliyor değil mi? O zaman olumsuz düşüncenin gücü, olumlu düşünce gücünden daha mı güçlü diyeceğiz?
Hedeflerimize ulaştıktan sonra bizi nasıl bir hayatın beklediğiyle ilgili en büyük sorun, yolumuz üzerinde yer alan, bilinçaltımızda yatan engel ve nedenleri hasır altı edişimiz ya da gözden kaçırmamızdır.
Zihinsel karşıtlık teorisi amaçlarınıza ulaşırken şu anda ne durumda olduğunuzu, kat edeceğiniz yolu ve yolunuz üstündeki tüm engelleri de hesaba katmanıza yöneliktir.
Amaçlarımızı çoktan oldu şeklinde kabul etmek bazen geri tepebilir.
Evet, bunu şifa yazılarımda “vas-sa” videosundaki gibi zaten olmuş, çoktan gerçekleşmiş şeklinde yapmamız gerektiğini yazmıştım, ancak o kalpten yapılan ve çok güçlü bir titreşim seviyesinde gerçekleşen bir şey. Buradaki durum biraz farklı.
Başarıya giden yolda tespit edilen engeller, sizi gereksiz yere oyalayacak olanları ayıklayıp vedalaşmanızı sağlar. Yol verin gitsin! Tabii ki bu, sizi gerçekten başarıya taşıyacak olanlara daha fazla odaklanmanıza yardımcı olur.
Başarıya giden yolda size engel olacağını düşündüğünüz 3 şeyi sıralayın. Bunun yanı sıra başarıya ulaşmanın size getireceği 3 şeyi de sıralayın. Bu, enerji ve motivasyonunuzu heba etmeden, doğru ve verimli şekilde kullanmanızı sağlayacak, zaman kaybını da önleyecektir. Belki de hiç başlamamanız ya da henüz zamanı olmadığı konusunda size yol gösterecektir. Zira kendinizi ne kadar güvende hissederseniz o kadar yüksek moralle ve motivasyonla işe koyulursunuz.
Kadim öğretilere baktığınızda olumlu düşünerek her zaman sonuca ulaşırsınız. Ancak unutulan bir şey vardır ki, Yin-Yang her zaman olumlunun yanında, hatta altında olumsuzu da barındırır. Sunum yapmadan önce sunumun ne kadar başarılı geçtiği ve izleyenleri ne kadar çok etkileyip alkış manyağı olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ancak bunun geri tepmesi halinde yaşayacağınız travma daha büyük olacaktır. Çoğu zaman da geri teper çünkü hesaba katmadığınız şey altta yatan dualitenin (ikilik) bastırılmış diğer elemanıdır.
Stratejik iyimserlerle savunmacı kötümserleri karşılaştıracak olursak: İyimserseniz sonuca odaklı olursunuz ve bunu gerçekleştirmek için çaba gösterirsiniz; kötümserseniz geçmişte bu konuda başarılı olmuş olsanız dahi hesaba katmanız gereken şeyler olduğunun farkındasınızdır. Bu yüzden de yol üzerindeki tüm engelleri hesaplarsınız, neyin yanlış gidebileceğini düşünür, önlemleri alırsınız.
İyimserler kötümserlere göre elbette daha iyi performans gösterirler, zira özgüvenleri daha fazladır ve yüksek beklenti içindedirler. Kötümserlerse daha temkinli ve tedirgindir; analitik, sözel ve yaratıcı konularda beklentileriyse daha düşük seviyededir. Bu halleriyle bile kötü bir performans sergilemezler.
Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, olumsuz düşünceler kaygıların harekete dönüşmesine yardımcı olmaktadır. En kötü senaryoyu hesaba katmak, daha fazla çaba göstermek ve daha fazla motivasyon sergilemekle sonuçlanabiliyor.
İyimserler ya da kötümserler, biri diğerinden daha iyidir diyemeyiz. İkisi de Yin-Yang’ın ayrılmaz parçalarıdır. Bir şirkette her ikisine de ihtiyaç vardır. Denge bunun üzerine kuruludur. Yönetici sadece iyimser ya da sadece kötümserlerden oluşan bir takım kurarsa vay onun haline! Mesela iyimserleri cesaretlendirip gaza getirmek işe yararken kötümserlerde bu geri tepebiliyor. Kime nasıl yaklaşacağınızı da bilmeniz gerekiyor.
Yine yapılan araştırmalar “Yapacağım!” diyenlerin “Yapacak mıyım?” diyenlere göre daha fazla çuvalladıklarını göstermiştir.
Bardağın ne boş tarafını, ne de dolu tarafını, her iki tarafını birden görmek durumundayız.
Beynimiz “gerçek” ve “hayal” arasındaki farkı ayırt edemez.
Bir gün zengin olacağının, başarılı olacağının ya da mükemmel eşi bulacağının hayali ile olumlu düşünen insanlar, hep o “bir gün” ile, ucu açık bir hayalin beklentisiyle yaşayabilirler. Bunu gerçekten gerçekleşmiş kılmanınsa kesin bir yolu yoktur, zira insan faktörü göz ardı edilemez. Size “Zaten olmuş gibi düşünün”, “21 gün oranıza buranıza vurarak telkinlerde bulunun”, ya da “Şükür duasına çıkın” desem, bunların hiçbiri tek başına size kesin sonuç getirmeyecektir. Zira zihniniz, deneyimleriniz, dualite, titreşimleriniz, rezonans kanunu gibi etkenler kişiden kişiye farklı sonuçlar getirecektir.
Bu yüzden isteklerinizde “nötr” olmayı öğrenmeniz, kendi gerçekliğinizle (ya da yanılsamalarınızla) hakikatler arasındaki dengeyi kurmanız, zihin-beden-ruh bütünlüğünü sağlamanız sizin hayrınızadır. Bu dengeyi haritanın doğusunda meditasyon ile sağlıyorlar.
Bir şeye karşı nötr olursanız, yani ona olan arzularınızdan kaynaklanan kaybetme korkusuna sahip olmazsanız, yani ona sahip “olmak” ya da “olmamak” halinin sizi farklı biri yapmadığını bilirseniz, o zaman o şeyi “seçme” kudretine sahip olursunuz. Çünkü içindeki pozitif (istek, arzu, dilek) ve negatif (kaybetme korkusu, kaygı) güçlerin karmaşası arasında kontrolünüzü kaybetmemiş olursunuz. Güç tamamen size geçmiş olur.

Hayatınıza "Es" Verin!

Güzel bir müzik dinlediğinizde müziğin ahengine kaptırıp herşeyden soyutlarsınız kendinizi, yada güzel bir yazı okuduğunuzda kendinizi o yazının derinliklerinde bulursunuz. Müziğin yada yazının içindesinizdir o an. Hayat durmuştur, sadece o an, şimdi vardır.
Peki dinlediğiniz güzel müziği müzik yapan şeyin notlar, yazıyı yazı yapan şeyin de kelimeler olduğunda hemfikiriz sanırım. Şimdi diyeceğim şey önemli: notaları da, yazıları da güzel yapan asıl şey nedir biliyor musunuz? Aralardaki “ES”lerdir. Bu esler olmasa herşey birbirine karışır, müzik de yazı da anlamını yitirir, kaos doğar.
Tıpkı hayatlarımızdaki gibi.
Vurdukça vuran, çarptıkça çarpan, insanları ve insanların birbirlerini meşgul etmesi üzerine kurulu bir sistemin içinde debelenip duruyorsunuz.Hayatına “Es” verebilen kaç kişi var aranızda? Hayata “Es” vermenin ne olduğunu idrak edebilen?  Es vermek yaptığınız işe sigara, çay yada tuvalet molası vermek değildir. Es vermek, herşeyi o an için bir yana bırakıp şimdiye dönebilmek ve AN’ı yaşayabilmektir.
Aynanın karşısına geçip samimi bir şekilde aynadaki sen’e bir sorun: ben kimim?
Verdiğiniz cevap, hangi şirkette hangi hede höde pozisyonunda önemli bir kişi olduğunuzsa, gözlerinizi kapayıp, suratınızı ellerinizin arasına alıp çamur gibi yoğurmaya başlayın. İyice allak bullak olduktan sonra gözlerinizi açın ve aynaya bakıp bir daha sorun: ben kimim? Kim olduğunuza isim soyadla, kimin çocuğu yada ebeveyi olduğunuzla, nerde yaşadığınızla, erkek yada kadın oluşunuzla, mesleğinizle, yada mezun olduğunuz okul ve ünvanla cevap vermekte ısrar ediyorsanız gözlerinizi kapayıp tekrar tekrar bu soruya devam edin.
Soruların cevapları hep “kişiliğiniz” ile alakalı çıkacaktır.
Tekrar aynanın karşısına geçtiğinizi düşünün. Bir görünmezlik hapı yutun ve tamamen görünmez olun. Artık aynada sadece arkanızdaki duvarın yansıması var. Şimdi bir de ses tellerinizin olmadığını düşünün. Ne görünüyorsunuz, ne de sesiniz çıkıyor. Peki, kişiliğinizi belirleyen şeylere ne oldu? Sizi siz yapan özelliklere? Siz hâlâ aynı siz misiniz? Hâlâ aynı utangaç, patavatsız, kendini beğenmiş, mütevazı, zayıf, şişman, güzel, çirkin, akıllı, tembel siz misiniz? Size ne oldu?
Siz aynı sizsiniz… Kişiliğiniz sadece zihninizin inşa ettiği bir illüzyondur. Siz ( ve aileniz, çevre, toplum, deneyimler) kim olduğunuzu belirlemek için onu beraber yarattınız. Kim olduğunuz, hakkınızda yaratılan önemsiz inanç ve yargılardan ibarettir.
Siz kişiliğiniz değilsiniz. O zaman olduğunuzu düşündüğünüz “siz” nesiniz? Gerçekten var mısınız? Siz gerçek misiniz? Soru sormaya devam edin!
Zira hepimiz başkalarının hayatlarını yaşıyor, başkalarının cübbeleri içinde debeleniyor, kartvizitteki sen-ben olduğumuza inanıyoruz. Kimisi ailesi için yaşıyor, kendini başkaları için feda etmekle meşgul. Kimisi de soruların cevaplarını birbirini ardına katıldığı kişisel gelişim kurslarında, özel seanslarda, danışmanlıklarda ve terapilerde arıyor. Çoğumuzun da istediği hayatı yaşayamadığı için suçlayacağı yada bahane edeceği pek çok insan ve neden var.
İnsanları sürekli meşgul etme üzerine kurulu sistem çok iyi işliyor. Mutsuz ama hırslı insanlar ekonomiyi sürekli canlı tutuyor. Mutsuz olan insan, mutlu olmak için alışveriş yapıyor, herkes kazanıyor. Hasta oluyor, ilaç şirketleri ve psikologlar bayram ediyor. Deşarj olmak istiyor, spor merkezleri kazanıyor.  Dinlenmek istiyor, tur şirketleri kazanıyor. Günü kurtarmak istiyor, gece aktığı âlemler kazanıyor. Kimisi sarılacak bir şeye ihtiyaç duyuyor, dine sarılıyor, takımına fanatik taraftar oluyor, asarım keserim milliyetçi oluyor, partizan oluyor.
Lakin bunların hiçbiri “Es” vermek değil dikkatinizi çekerim.
Tüm bu saydıklarımızı ya da sayamadıklarımızı yönetmenin de en iyi yolunu bulmuş sistem: “medya.” Onlar sürekli karamsar ve umutsuz haberleriyle, dizileriyle insanları mutsuz etmeyi ve korku toplumu yaratmayı çok iyi beceriyorlar. Ahlak değerlerini onlar yönetiyor, onlar çökertiyor. Modayı onlar belirliyor. Toplumun içine düştüğü her şeyden onlar sorumlu olduğu halde, bu durumdan bile faydalanıp “reyting” yapmayı yine onlar biliyorlar. Oyunun gidişatını onlar tayin ediyor, oyuna itaat etmeyenleri yine onlar oyundan atıyorlar.
İnsan onla bunla, sistemle, hatta kendisiyle uğraşmaktan en başta sorduğum soruyu bir türlü soramıyor kendine. Ben gerçekten var mıyım? Kimim ben?
Peki “Es” vermeye geri dönelim. Durmak bilmeyen bir karmaşanın içindesiniz. Notalar birbirine karıştı. Güzel Chill-Out müzik yerine Trash Death Metal karışımı bir müzikle yol alıyorsunuz. Kafanız şişmiş, ruhunuz kararmış. Kelimeler birbirine girmiş. Sözlerini takip edemediğiniz tekerleme rap dinliyorsunuz sanki. Yada noktası virgülü olmayan niteliksiz bir yazıya dönmüş hayatınız.
Nasıl “Es” vereceğiz? Bir yerden esmesini mi bekleyeceğiz? Hayır!
O çok çalışan, durmak bilmeyen zihninize bir dur diyeceksiniz. Kafadaki binbir tilkiye de yol vereceksiniz. Bu düşünceler o kadar güçlü ki, sizi rezil de eder vezir de. Düşünceleriniz yüzünden kendi kendinizi hasta edebilir, korkular, endişeler, kaygılar yaratabilir, paranoyak bir yaşam sürebilirsiniz.
Düşüncelere dur deyip hemen şimdi şu anda varolmanın yolu ise “Es” vermektir. Es vermek doğru nefes almayı bilmekle olur. Nefes ki bizim en önemli enstrümanımızdır. Ne sıklıkta nefes aldığınız, dakikada aldığınız nefes sayısı, nefesin kalitesi, süresi, miktarı, nefesle alakalı herşey sizin yaşam kalitenizi etkiler. Sinirliyken, korku içindeyken yada endişe içindeyken aldığınız nefes ile mutlu iken, sakinken ve huzurluyken aldığınız nefes arasında dağlar kadar fark vardır. Herşeye bir “Es” verip şimdiye dönmenin tek yolu ise nefesinizi kontrol altına almaktır. Nefesi kontrol altına alırsanız, zihninizi de kontrol altına alırsınız. Sinirli, öfkeli moddan bir anda kendinizi mutlu ve huzurlu moda sokabilirsiniz. Bu sizi hemen şimdi o anda bambaşka biri yapma gücüne sahiptir. Bulunduğunuz ortamın titreşimlerini bile değiştirebilirsiniz. Katıldığınız bir toplantının gidişatını belirleyen siz olursunuz, ilişkilerinizi daha sağlıklı hale getirebilirsiniz, spordan sanata herşeyde durumu lehinize çevirebilirsiniz. Doğru nefes tekniği sizi hayatta kalma mücadelesi (survival mod) modunda salgıladığınız Beta beyin dalgalarından kurtararak Alfa beyin dalgalarına taşır. Bu da farkındalığın kat ve kat arttığı, pek çok üstün yeneklerinizi kullanma imkanı bulduğunuz bir mertebedir. Sistem medya ve diğer her türlü araç gereçle bunu bastırıp sizin Betada kalmanız için savaşır.
Yapacağınız şey çok basit. Ne yapıyorsanız yapın, ister çok önemli bir toplanıtının tam ortasında olun, ister TV seyredin, hemen bir durup şu anda nasıl nefes alıyorum diye sorun kendinize.
Nefeste ustalaşan kişi artık kolaylıkla meditasyon yapabilir hale gelir. Meditasyon farkındalığın tavan yaptığı, tüm illuzyonlardan kurtulup AN’a dönebildiğiniz tek yerdir. Sanılan şu ki meditasyon esnasında insanlar astral seyahatler yapıp bambaşka alemlere gidiyorlar. Evet bunu imgeleme yoluyla yapmak mümkün ama meditasyon bu değildir. Zaten beynimizin yarattığı sanal dünyada illuzyonlar içinde yüzerken, neden gözlerimizi kapatıp yine kendi yarattığımız bambaşka illuzyonlara dalalım ki?
Bizler bu bedende varolmayı seçerken iyisiyle kötüsüyle tüm deneyimleri yaşamak üzere seçimimizi yaptık. O yüzden bu hayatı da dibine kadar yaşamak için bedenlendik. Ne başka bir hayatta ödüllendirilmenin beklentisi ile, ne de orda cezalanma korkusuyla yaşamaya gelmedik.
Şu anda ne yapıyor olursanız olun bir durup “Es” verin hayata. Kim olduğunuzu sorun. Yaşayabileceğiniz tek zaman şimdidir. Es verip onu yaşayın...

Kurtuluş!

İşi ticarethane haline getirmiş olan hastanelere gittiğinizde safra keseniz yada bademciğiniz için “o zaten genetik bir bozukluk, olmasa da olur, alalım hemen” diyerek hasılatı artırmak için sizi ameliyat masasına yatırırlar.
İnsan denen oluşumda, varoluşuna ters düşen ve doğal olmayan tek şey ise EGO’dur, ve bir Allah’ın kulu da sizin egonuzu alalım diyerek iyilik yapmaz.
Çocukken “ben”, “sen”, “o”, “biz”, “siz”, “onlar” yoktur! Çocuk çişi geldiğinde “Selim’in çişi geldi” der. Yada kısaca “çiş geldi” der de “çişim geldi” demez. Acıktığında “Atahan acıktı” der mesela. Onlara sen’i, ben’i, o’nu bizler öğretiriz. İlk “ötekileştirme” bizim sayemizde başlar. BEN olmayı öğrenmesi, yani ilk kişiliğini Ben’de sanmasını ve onunla varolduğuna inanması bizim yüzümüzdendir. Aferim, çocuğunuza ilk egosunu kazandırdınız.
Çocukların herşeye üçüncü tekil şahıs şeklinde yaklaşmasına etiketleme denir. Yere düştüğünde çocuk “Alican düştü” der kendi için. Yada “uyku geldi” der. Bunlar hep etiketlemedir.
Etiketleme yöntemi:
Korktuğumuz zaman biz büyükler içimizden de dışımızdan da “korkuyorum” deriz. Halbuki çocuk mantığında etiketlemeye kalksanız bunu “korku geldi” şeklinde yorumlarsınız. Kanserinizden, şekerinizden, tansiyonunuzdan, baş ağrınızdan, migreninizden bahsedersiniz. Hatta yaşlılar kendi aralarında tansiyon ve şekerlerini yarıştırırlar. Hastalığınızı, korkularınızı, yada herhangi bir duygunuzu sahiplendiğiniz için o size yapışıp kalır.  Ondan kurtulmak için gösterdiğiniz her çaba nafiledir, çünkü kurduğunuz tüm olumlama cümlelerinde size ait birşeyden bahsedersiniz. Evren size ait olduğunu düşündüğünüz şeyi sizden almaya kıyamaz. Bir şeye hem “benim bu” diyeceksin, hem de kurtulmak istediğini söyleyeceksin. Yemezler! Kurtulayım derken titreşimleriniz onu daha da size yapıştırır.
Meditasyon esnasında farkındalığın artması ile gelen duygu ve düşünceleri gözlemci olarak izlersiniz. Gelen düşünce korku ile alakalı ise aynı çocuk mantığı “şu anda korku geldi” dersiniz. Sizden bağımsız olan bu varlık artık tek başınadır ve onu göndermek daha kolaydır.  Korku düşüncesini gönderdiğinizde yada sil tuşuna bastığınızda size yapışan birşeyden kurtulmuş olursunuz. Etiketleme yerine “korkuyorum”, “hastayım, “üzgünüm” derseniz, size ait olan bir şeyden bahsediyorsunuz demektir. Ondan kurtulmanız aslında gerçekten istediğiniz birşey olmayabilir.  Zira onu yaratan da sizsiniz...
İçe dönüş:
İçe dönüş sadece nefes teknikleri ve meditasyonla sağlanabilir. Beta seviyesindeki birinin içe dönmesi olanaksızdır. Medite hale geldiğinizde ve farkındalığınız arttığında gelen duyguya bakın. Gelen tüm duygu ve düşünceleri etiketlenmiş haliyle gözlemlersiniz. Onları yaratan nedenler, insanlar yada deneyimler önemsizdir. Onları tanımlamak için kelimeler kullanmaya, cümleler kurmaya çalışmayın. Sadece soruyu sıcak tutun. Gelen düşünce ne? Onlar sadece ve sadece duygudur. Onu yaratan şeylere, Ali’lere, Veli’lere dalarsanız vay halinize. Odaklanacağınız şey duygunun kendisidir, onu yaratan şey değil.
Şimdi yapmanız gereken bu tek başına kalan etiketlenmiş duygunun etrafında dolaşan akbabaları gözlemlemek. Bunlar düşüncelerdir. Duygunun etrafında fır dönerler. Onları bir bir ayıklamak zevkli olabilir. Yada alayına birden kışt diyebilirsiniz.
Anlamadığımız şeyin kölesi oluruz. Gelen duyguyu olduğu gibi kabul edin. Zihninizin duruma uygun yorumlar katmasına izin vermeyin, aksi halde duygunun etrafında dolaşan daha fazla akbabayı kendiniz yaratmış olursunuz.
Tüm bu mücadelenin sonunda ulaşacağınız şey “berraklık”tır. Bu berraklık gelen duygu hakkında elde edeceğiniz sonuçtur. Bunu “sakinlik” takip eder. Bunalmamış bir şekilde, duyguyla beraber, “bir” olmaktır bu mertebe. Duygunun doğasını kavrayıp sizde yarattığı etkiyi anlamanız ise kendini bilmektir. Duyguyu kendinizden ayırt etmek ve kurtulmak ise “kurtuluş”tur.
Her hangi bir duygudan kurtuluşa doğru yol almanızı sağlayacak 4 adım vardır:
1 - Tanımla
Gelen duygunun ne olduğunu kavra
2 - Olduğu gibi kabul et
Duyguyu, onu yaratan nedenlerden bağımsız olarak tek başına ve yorum katmadan olduğu gibi kabul et
3 - Sevgiye dönüştür
Duygunun kaynağı yada kendisi ne olursa olsun onu sevgiye dönüştür. Zira sadece 2 tip duygu vardır. Biri sevgi, diğeri ise korku. Diğer tüm negatif duygular korkunun türevleridir.
4 - Bırak gitsin
Şimdi tek başına kalmış, etiketlenmiş ve sevgiye dönüşmüş olan bu duyguyu sonsuzluğa göndermenin vakti geldi. Onu azat edin. Kurtuluş gününüz kutlu olsun.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Rezonans Kanunu

Evrensel yasaları üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. İstedim ve oldu mantığındaki olma yada yaratma kavramı ise çok eğlenceli bir oyun. Ama tabi bazı kuralları var. Bunlardan birisi de rezonans kanunu.

Fizikteki rezonans titreşimlerine çok benzer şekilde çalışan bu kanunların temelinde "iste ve olsun" vardır. Bilinçli yada bilinçsiz deneyimlerimizi nasıl yarattığımızla alakalıdır. Herkesin kendi gerçeği vardır çünkü herkesin yaşayacağı kendi deneyimleri bulunmaktadır ve yine herkesin gerçeği bu kendi deneyimlerine dayalı olarak var olur. Bir başkasının gerçeği sizi bağlamaz, bu onun kendi deneyimi, kendi titreşimlerinden elde ettiği sonuçlardır. Evet bazen aynı titreşimler sonucu aynı deneyimleri yaşar ve aynı gerçekleri paylaşırsınız. Yada sistem sizi aynı sonuca ulaştırıp toplum bilinci yaratmak üzere titreşimlerinizle oynamaya başlar. O zaman da sanırsınız ki herkesin gerçeği aynı. Bu şekilde inanç sistemi yaratılır. Bir süre sonra gerçeği deneyimlemenize gerek kalmaz. Gerçeği deneyimlemek yerine inanmak yeterlidir. Bunun kimin gerçeği olduğu önemli değildir. 



Yukarıdaki videoda birbirinden bağımsız şekilde, ayrı zamanlarda başlatılan 32 ayrı metronomun zaman içinde nasıl aynı titreşimlere dönüştüğünüzü izlediniz. Bu günlük hayatımızda hepimizin yaşadığı bir gerçek. Bir deli bir taş atar kırk akıllı peşinden gider. Bir lider çıkar (iyi yada kötü) herkesi peşinden sürükler. Sistem tüm metronomların yani bizlerin aynı frekansta titreşmesi için kurulur. Bu yüzden haberinden dizisine, okuduğunuz, dinlediğiniz herşey özenle ayarlanır. Aynı frekansta titreşmeyen insanlar birbirinden ötekileştirilmeye başlanır. Arkadaşlar bu şekilde artık görüşmez olur, eşler ayrılır… Titreşimlerin gücü hafife alınacak birşey değildir. Titreşimlerinizi dengelemenin tek yolu ise nefes teknikleridir. 

Ana rezonansı.. rezonanslar içinde en tehlikelisidir!

"Evladım ne o ayakların çıplak, üşüteceksin, ateşler içinde yatacaksın sonra, kalk çorap giy"
"Ya anne üşümüyor ayaklarım iyiyim böyle"
"Sen farketmiyorsun ama hava serin, farketmeden hasta oluverirsin Alimallah!"

Kalkıp çorap giydin, giydin.. yoksa vay haline! Analar ve eşler üzerine daha pek çok örnek verilebilir. Dedikleri olur. Titreşimleri çok kuvvetlidir. Sizi de alır sokar bu titreşimin içine. Israr ve tekrar mekanizması mükemmel işler. Ananız tarafından bir kere kodlanmışsınızdır. Frekansınız hasta olmak üzerine titreşmeye başlar.

Bazıları düşüncelerin, kelimelerin gücünün yada duaların birşeylerin olması için yeterli olduğuna inanır. Ama bundan çok daha ötesi vardır. İstekte bulunduğunuz zamanki titreşimleriniz hem bilinçli hem de bilinçsiz olarak düşünceleriniz ve duygularınızdan, aynı zamanda da vücudunuzun her bir yerinden fiziksel ve fiziksel olmayan şekilde gelmeye başlar (ruh, astral beden, enerji). Bu yüzden istekler beyinde başlamaz. Tam bu noktada beden-zihin-ruh bütünlüğü devreye girer. İsteklerimize, seçimlerimize ve bizi etki alan unsurlara göre titreşim yaymaya başlarız. Bu titreşimler biyokimyasal ve elektro manyetik dalgalar şeklinde ana kaynaktan gelir.

İstek dalgalarına frekans yada titreşim dersek, ışıktaki yada radyo dalgalarındakiyle aynıdır. İstek dalgası kaynağını geçmişin anılarından, deneyimlerden, şimdiki zamanı gözlemlemekten, gelecek hakkında hayal kurmaktan alır. Ancak kaynak ne olursa olsun Evren bunları sadece birer enerji dalgası olarak algılar. Bunun geri dönüşü de şu şekilde olur: evren istekte bulunduğunuz dalgaların enerjisi ile deneyimlerinizden gelen dalgaların çöp çatanlığını yapar. Yani bir olaya ait deneyiminiz tamamıyla sizden çıkan enerji dalgalarıyla örtüşür. Bilinçli olarak bu dalgaları üretin yada üretmeyin...

"Sağlıklı olmak istiyorum", "Sağlıklıyım, sağlıklıyım, sağlıklıyım"... Bu isteklerde bulunurken aynı zamanda farkında olmadan "ben hastayım" titreşimlerini yollamaya başlarsınız. Gerçek odaklandığınız nokta ve kaynak da aslında budur. Bu senaryo dahilinde, evren size daha fazla hastalık getirmeye başlar çünkü istek dalgalarının gerçek titreşimlerini esas alır. İşin kaynağında ise titreşimi en güçlü ve gerçek olan hasta olmak vardır. Bu yüzden ister EFT, ister NLP, ister meditasyon, isterse hipnoz yapın, isteğinizi peş peşe tekrarlıyor olmanız isteğinizin gerçek olmasına yetmeyecektir.

Belirli bir nesneden, yada size o deneyimi yaşatacak olan olaydan çok, istediğiniz asıl şey deneyimin kendisidir.

İnsanların rezonans gerçeğinde en çok kafaları karışan konu ise evrenin doğadan ayrı olmak yerine doğayla bir bütün olduğudur.  Bunun anlamı ise, istenmeyen bir deneyimi devre dışı bırakmak için arzulanan deneyim için kullandığımız kelimelerin ve düşüncelerin istek dalgalarındaki sinyaller üzerinde hiç bir etkisinin olmadığıdır. Hiç, asla, -meli, -malı, istemiyorum, şu olmadan bu olmadan gibi şart koşan kelimeler, artık, bir daha, gibi kelimelerin olduğu isteklerden bahsediyorum. İnsanlara ne istediklerini sorduğumda genellikle ne istemediklerinin listesini yaparlar. İsteklerimizi, ne istemediklerimiz doğrultusunda dile getirmeyi çok iyi başarmışız.

Dondurmacıya gittiniz diyelim. 20 değişik dondurma var. 3 top dondurma alasınız var. Kalkıp da adama istemediğiniz 17 çeşidi saymazsınız, ne istiyorsanız onları istersiniz. Eğer hasta olmak istemediğinizi bağırırsanız, evren sadece "hasta" titreşimini alacaktır ve ona yoğunlaşacaktır, ve de size bunla ilgili daha çok deneyim sunacaktır. Evren 2 yaşındaki bir çocuk gibidir. Ona ne yapmamasını söylersen sanki inadına onu yapar. Bir çocuğa ne yapmaması gerektiğini söylerseniz, çocuğun, “söylediğinizden başka birşey” yapmasını istiyor olduğunuzu algılaması çok zordur. Çocuk zamanla bunu anlasa da evren asla anlamaz. Evren 2 yaşında kalmaya devam eder ve baskın olan sinyale yoğunlaşır, yani duyduğuna, duymadığına değil. Bu yüzden "ne istiyorum?" sorusunu sorun kendinize ve neler istediğinize dikkat edin.

Beden-zih-ruh bütünlüğü aynen bir radyo gibidir. Doğru frekansta yayın yapan size uygun bir kanal bulduğunuzda o müziği dinlersiniz. Bir kanalda dinlediğiniz müzik ile başka br kanalda dinlediğiniz müzik size aynı deneyimi yaşatmaz. Bu yüzden deneyimlemek istediğiniz şeyle kendi frekansınızı eşitlemek durumundasınız. Aynı radyo kanalları gibi sizi orda bir yerde uyumlanmak üzere bekleyen bir dolu frekans vardır.

Evren aslında sizin ne istediğinizi bilir ama bunu öyle bir düzenler ki sizin gibi isteklerde bulunan herkesin/bütünün hayrına olsun da size özel bir torpil yapmış olmasın.

Yazarın benzer konulardaki makaleleri için:

Kötü Duygular ve Algı Yönetimi

Birine duyduğunuz kızgınlık yada kırgınlık hızlı bir şekilde herkese karşı duyduğunuz hislere dönüşüverir.
Kırgınlıkları, kini, nefreti, içimizdeki düşmanı, kendimize olan sevgisizliği yenmemiz gerekiyor.
Diğer insanları zihninizde idam etmeye başladığınızda önsezileriniz hızla zarar görmeye başlar. Zira önseziler özgür olmayı ister. Esaret altında rahat çalışamaz ve çoğalamaz. Siz kin ve nefret içinde yüzerken o bir kenara sığınır ve kendini güvene almak adına kendi kendini hapseder. İçinizde barındırdığınız ve bunda inat ettiğiniz her duygu sizinle yol almaya devam edecek ve yol üzerinde bunlara yeni yol arkadaşları eklenmeye devam edecektir. Bu negatif duygulara çöp dersek bu çöpleri zaman zaman boşaltmanız gereken yerler ve durumlar olacaktır. Eğer çöpünü boşaltma ihtiyacı duyan birine denk gelirseniz hemen oradan uzaklaşın ya da nötr olun. Zira onun çöpüne çöple karşılık verirseniz çöp değiş tokuşu yaparsınız.En iyisi kimse çöp biriktirmeyi alışkanlık haline getirmesin (çöp kamyonu teorisi). Çöpleri hiç biriktirmemenin yolu ise affetmekten geçiyor. Önce kendinizi. Sonra herkesi ve her şeyi. Geçmişinizi, ki geleceğinize ve sevgiye yer açabilesiniz. Sotede saklanan sezgilerinize özgürlüğünü tattırabilesiniz..
Morgan Freeman’a sormuşlar ırkçılığı filan nasıl durduracağız diye. Verdiği cevap çok basit: “Bunlar hakkında artık konuşmayarak!”
Bir itirafta bulunayım. Bu benim cehaletim de olabilir ama iyi ki de öyle olmuş. Yakın zamana dek kim Kürt, kim Alevi, kim Yahudi bilmezdim. Bunlar hakkında bilgi sahibi olmamı maalesef medya sağladı. Eminim ki benim gibi pek çok kimse de bilmeden mutlu mesut yaşıyordu. Ne zaman ki bu konular hakkında konuşulmaya başlandı ayrımcılık işte o zaman başladı. Kimsenin umurunda olmayan farklılıklar ki ben buna zenginlik diyorum, artık birbirine batar hale getirilmeye çalışıldı. Üstelik bu konuda başarılı da olundu.
Şimdi son zamanların haberlerine bir göz atalım. Bu arada ben haberleri seyretmemek için televizyonumu köydeki bir ağabeyimize hediye ettim. Evde televizyonum yok. Ama maalesef sosyal medya televizyonu aratmıyor. Mecburen haberdar oluyorum. Arkadaşlarım beni bazen suçluyorlar, gündemi nasıl takip etmezsin filan diye. Kardeşim gündemi yaratan da, neye sinir olup olmayacağımızı belirleyen de sistem. Herkes bir şeyin peşinde koşuyor. Kimse kimseyi dinlemeden sadece kendi fikrini söylemenin derdinde. Ben haklı olmak yerine mutlu olmayı seçmiş biri olarak neden sisteme çanak tutayım? Neden taraf olayım? Hiç sorun yaşamadığım insanlara neden bir anda düşman kesileyim? E ama kötülük var, kötü insanlar var! Elbette var; daima da olacak. Eğer kötülük olmasaydı ne yapardık? Karanlık olmadan aydınlığın farkına nasıl varırdık? Boşluğa düşerdik. Yin yang olmazdı. bu sefer iyilik içinde ölürdük. Hiç bir şeye hevesimiz kalmazdı. Zaten bir şey yapmanın gereği de olmazdı. Amaçsız yaşardık. Amacı ve umutları olmayan insan bitik bir varlıktır. Kötü diye tabir edilen olgu aslında sizin yol göstericiniz, meşalenizdir. İyi ve kötü arasındaki nokta sizin durup yön tayini yapacağınız sapaktır.
Hah, haberlere göz atacaktık; tecavüzler; biri yetmiyormuş gibi aynı hafta içinde benzer haberler. Artan kin ve nefret duygusu. İçinde sevgiye yer kalmamış paylaşımlar. Artık tanıyamadığın arkadaşların ve dostların, hatta seni eğiten ustaların, meslektaşların… Bu mu olmalı tepki? Bu mu size öğretilen? Sizin öğrettikleriniz? Bunun tek yanıtı var. Evet, oyuna geldiniz. Elbette yayınlanan haberler kesinlikle gerçek olabilir. Ama oltaya gelen sizsiniz; o haberler hep vardı; siz hep göz ardı ettiniz. Bir birey olduğunuzu hiçbir zaman kabul etmediniz. Bireysel devriminizi gerçekleştiremediniz. korkularınızın ardında yarattığınız güvenli alana sığınıp  hiç çıkmayı istemediniz. Sistem size ne verdiyse körü körüne almaya devam ettiniz. O istediği zaman sinirlendiniz; o istediği zaman birbirinizi ötekileştirdiniz; o istediği zaman paranın esiri oldunuz; o istediği zaman kimliğinizi edindiniz. Başkalarının cübbeleri altında edindiğiniz unvanlarla dostlarınıza kartvizit vermeye başladınız. Siz hiç siz olmadınız ki. Siz hiç kendinizi sevmediniz ki. Kendinizi derinden içten bir şekilde sevseydiniz başkaları tarafından sevilmeye ihtiyaç duymazdınız. Sizden taşan sevgiyle beslenirdi herkes. Kendinizi yeteri kadar sevseydiniz bilirdiniz ki herkesle ve her şeyle birsiniz. O zaman doğayı da, hayvanları da, var olan her şeyi ve herkesi de eşit ve koşulsuz şekilde severdiniz. O zaman kimse kimseyi ötekileştirmezdi. Diller, dinler, ırklar, milliyetçilik türemezdi. Haberde duyduğunuz haberin kaynağına duyduğunuz kin ve nefretin aslında sizden çıktığını idrak edebilirdiniz. Nefreti yönelttiğiniz şeyden önce kendinizi affetmeniz gerektiğini anlasaydınız, onu affetmeye bile gerek kalmazdı.
Danışanlarım olsun, eş, dost olsun karşıma çıkan pek çok kanser hastasının ortak sorunu şudur: Affedilmemiş kızgınlık. Kırgınlık ve suçluluk duygusu. Bunların çoğu da genellikle kendiliğinden oluşan hislerdir.
Hepimiz her gün kendi kendimizi kanser edip yine kendi kendimizi iyileştiriyoruz. Bu sadece ayyuka çıkıp raporlanmıyor. Yoksa kanserli hücreler vücudumuzda hep varlar; sadece çoğalmayı beceremiyorlar çünkü beden onları kontrol altına almayı biliyor ama öyle bir an geliyor ki, zıvanadan çıkıyorlar ve meydanı boş bulunca da çoğalıp bedeni ele geçiriyorlar.
Peki tüm bunları yaratan hisler nereden geliyor? Eğer bedeninizi ve onu yaratan ruhu birbirinden ayrı tutmaya devam ederseniz, ikisi arasındaki bağı hiçbir zaman kurmayı beceremezsiniz. Beden-zihin-ruh bütünlüğünü elde edemezsiniz..
İçinizdeki ve dıştaki insanlara karşı hissettiğiniz zararlı düşünceleri salıvermeyi başarırsanız kendinizi ve herkesi affetmeyi becerebilirseniz
Şimdi yazının ilk cümlesine geri dönelim: Birine duyduğunuz kırgınlık yada kızgınlık herkese karşı duyduğunuz bir nefrete dönüşüyorsa orda ciddi bir sorun vardır. Bu tam da sistemin istediği şeydir. Bir tecavüz olayı sonrası kadınlar tüm erkekleri zihninde idam etmeye başlar. Terörist bir saldırı sonucu tüm batı Müslümanları ve Arapları terörist ilan eder. Medya da özellikle takip eden günlerde benzer haberleri seçmece şekilde önünüze sunmaya devam eder. Nefret ve korku yüzdesi artan bir toplumu idare etmek kolaydır.  İstediğin yasayı çıkarabilirsin ve kabul ettirebilirsin çünkü bunun onların iyiliği için olduğuna inandırabilirsin. İnsanları sindirebilirsin; onları bu tip gündemle meşgul ederken arka planda istediğin oyunları oynayabilirsin.
Kimse güçsüz, kimse aciz, kimse çaresiz değildir. Her zaman bir seçenek vardır ve herkes de seçimlerinde özgürdür. Şu anda suskunluğunu, sinmişliğini, sessizliğini koruyan kadınlar gün geldiğinde bireysel devrimlerini gerçekleştirdiklerinde kimse onlara bu muameleyi yapabilecek güçte olamayacak. Onlar da birer birey olduklarını idrak ettiklerinde ve bunu idrak etmeleri için de elbirliğiyle herkes aynı titreşimlerde hareket ettiğinde, şu andaki korkularından sıyrılacak ve güvenli alan sandıkları ama aslında sadece alışkanlıktan ve bağımlılıktan ibaret olan kabuklarından çıkmış olacaklar. O zaman dayak yiyen hiçbir kadın tekrar kocasının yanına dönme acizliğinde bulunmayacak. Onun her türlü kararına saygı gösteren aileler ve toplumlar oluşmaya başlayacak. Töreler gelenekler tarih olacak. Şu anda onlar için başka bir yaşam şeklini tatmamış olmak, alternatif bir seçeneğin olabileceği fikrini düşünememek, bağımlılık yapan ve kendi yarattıkları güvenli alan hissini ortadan kaldıracak güce sahip olduklarını bilmeme gerçeğinden kurtulduklarında, kendi ayakları üzerinde duran bağımsız bireyler olarak mutlu mesut yaşamaya başlayacaklar. Silkinen kadın ayağa kalktığında dağlar onun önünde eğilecek.
Sevgi içinizden bir an olsun bile eksik olmasın.

3 Şubat 2015 Salı

Işık Hızında Sınırsız Düşünce



Geleceğimizi kim nasıl yaratıyor? Siz de dahil olmak üzere etrafınızdaki her şey nasıl yaratıldı acaba? Hayatınızı planlayan ne? Başımıza gelen şeyler sadece rastlantıdan mı ibaret? Yoksa sürekli lafı edilen karmanın eseri mi?

Hayır! Hepsi düşüncelerinizin eseri.
Her şey ama her şey enerjiden ve titreşimlerden ibarettir ve “düşünce” de bir enerjidir, üstelik tüm enerjiler içinde en hızlısı, en güçlüsü ve en inanılmazı.
Yarınlarımız hakkındaki her şey bugünkü düşüncelerinizin eseri. Amacınız ne olursa olsun, ister duygusal ister başka bir amaç uğruna, aklınızdan geçen her düşünce ışık hızıyla harekete geçer ve bedeninizde bir duygu yaratır. Bu duygu o kadar kuvvetlidir ki, kendi kendinizi kanser de edebilirsiniz, bolluk bereket içinde de yüzebilirsiniz, çok mutlu olabilir ya da kaybedenler kulübünün önde gideni olabilirsiniz, veya çok güçlü bir şifacı da olabilirsiniz. Bu duygunun içeriği ne olursa olsun, oluştuğu anda ruhunuza kaydolur. Yaşam koşullarınızı ruhunuz bu duygular üzerinden şekillendirir. Kaydedilen bu duygu benzer duyguları size çekecek ve “ol”masını sağlayacaktır. Ol emri bir kere verilmiştir ve tüm evren ışık hızında birbiri ardına olayları, kişileri, ilişkileri buna göre karşınıza dizecektir. Çekim yasası emrinizdedir artık. Düşündüğünüz her şeye çok ama çok dikkat etmeniz gerekir, zira ışık hızında oluşturduğunuz bu duygular bumerang etkisiyle havada yol almaktadır ve dönüp dolaşıp size geri dönecektir. Olmuş bir şekilde.
Başımıza gelen her şeyi çok iyi irdelememiz lazım. Ne zaman ne talepte bulundum da bu başıma geldi deyip analizinizi yapmanız gerekir. Zira başınıza gelen hiçbir şey rastlantı değildir. Kaza da değildir. Karma hiç değildir. Hiç kimse başka bir kimsenin irade yada isteğinin kurbanı değildir. Herkes kendi düşüncesinin kurbanıdır ya da seçim ustasıdır. Başınıza gelen her şeyi siz düşlersiniz ve hissedersiniz. Kafanızdan ışık hızında geçer. Siz anlık bir şey sanırsınız ama ruhunuzda bir kere o duygu yaratılmıştır ve artık olması için gerekli zaman söz konusudur. Beta modunda sürekli “acabalar”la yüklü korku dolu düşünceler gelir gider. Bunları kendiniz de yaratabilirsiniz, birinden de duyabilirsiniz veya medya size bunu işleyebilir. Kimden gelirse gelsin bu düşünceyi siz gerçek olarak kabul edersiniz ve olan ya da olacak her şey bu duyguların eseri haline gelir.
Düşünceler asla ölmez veya yok edilemez.
Asırlar boyunca tüm bilgeler bizlere bunu anlatmaya çalıştı. Tüm öğretilerde bize bu açık edilmeye çalışıldı. Öğretiden öğretiye koşarken ıskaladığımız tek şey kendimize dönmek oldu. Bunu idrak edemedik çünkü şifadan tutun her türlü çözümü hep dışarıda aradık. Başımıza gelen her şey için dış etkenleri ya da başka insanları sorumlu tuttuk. Kimse “Mia culpa” diyemedi. Bu latin sözcük çok şey barındırıyor içinde. “Sorumlusu benim” anlamına gelir. Sorumlusu sizin yarattığınız duygulardır ve duygularınızın oluşmasını sağlayan enerjidir. Yani düşüncelerinizdir.
Güzeli, çirkini, doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü hep sizin düşünceleriniz yarattı. İnsanlar arası ayrımcılığı, ötekileşmeyi, sevgiyi ve korkuyu, tüm kavramları yaratan yine sizin düşünceleriniz. Siz ne düşünürseniz O’sunuz!
Hayatınızı yaratan sizsiniz. Deneyimlenen her şeyi kolektif düşünceyle siz yarattınız. Hayatınıza kabul etmeyi arzu ettiğiniz şeyleri soktunuz ve hayatı bu değerlere göre şekillendirdiniz. Sizin için ne iyi, ne kötü, ne ayıp, ne günah, sizin tarafınızdan ne onay görür ne görmez, tüm bunları sizler yarattınız. Tüm bunları düşünceleriniz yarattı. Düşündünüz ve oldu.
Nasıl düşüneceğinize, neye inanacağınıza, nasıl davranacağınıza, hatta ne giyeceğinize karar veren bir toplumu yine sizler yarattınız. Korkularla dolu bir dünyayı sizler yarattınız. Sevilmemekten, hasta olmaktan, fakir olmaktan, daha bir dolu şeyden korkar hale geldiniz. Hatta başınıza iyi bir şey bile gelse tekrarından şüphe duyar hale geldiniz. Umutsuzluğa kapılıp kendinizi değersiz kıldınız, hayatı yaşamaya değer bulmayıp kendinizi hastalıklara, yaşlanmaya ve ölüme sürüklediniz. Tüm bunların kaynağı hep düşünceleriniz. Evrenlere sığmayacak kapasitedeki engin düşüncelerinizi din, töre, toplum, moda, dogma, gelenek, görenek, ülke, ırk, milliyet, cinsiyet, cehalet içine hapsettiniz. Hepsi yine düşüncenin eseri, ama “sınırlı düşünce”nin eseri…
Sınırlı düşüncenin esiri olup sınırsız bir anlayış kavramının oluşmasına izin vermedik. Kendi beynimizin yarattığı illüzyonlar arasında o kadar boğulduk ki içimizdeki gerçeğe ulaşamadık. O kadar ki herkesin içinde var olan ölümsüzlüğü bile elimizin tersiyle geri teptik. Doğma, büyüme, yaşlanma ve ölüm döngüsünü körü körüne kabullenip bedeninizi ona göre programladınız.
Endişelenmek, hastalıklar, savaşlar, üzüntüler, korkular? Bütün bunlar niye? Neden kendinizi sınırlamak için bunları icat edip duruyorsunuz? Neden bir çocuğun saflığına geri dönemiyoruz? Neden rüzgarın özgürlüğüyle özdeşleşmiyoruz? Neden savaşmak yerine yaşamayı seçmiyoruz?
Sizi yaratan Tanrının dışarıda bir güç değil de kendi içinizde var olan bir güç olduğunu, hiçbir şey ama her şey olduğunuzu, her şeyle “bir” olduğunuzu idrak ettiğinizde artık yaşlanmayacak, hastalanmayacak hatta kendiniz istemedikçe de yok olmayacaksınız. Yarattığınız ve kendinizi hapsettiğiniz sınırlı düşünceler içinde kalmaya devam ettiğiniz sürece de sınırsız olmayı deneyimleyemeyeceksiniz.
Bir olmak… Poponuz oturduğunuz sandalye ile aynı frekansta titreştiği için onu hissedersiniz. Maddeyi algılamak üzere bedeninizin titreşimleri en yavaş frekansa göre uyumlanmıştır. Oysaki aslında daha yüksek titreşim frekansına sahip ışık enerjisinden ibaret olduğumuzu hiçbir zaman algılamayız.
Her şey enerjidir dolayısıyla düşünce de bir enerji. Başımıza gelenlerse enerjinin maddeye dönüşmüş halidir. Var olan her şey enerjinin 3 boyutlu olarak maddeye dönüşmüş halidir. Düşünceler ışık hızında hareket eder ve yavaşlatılıp maddesel yoğunluğa dönüştüğünde etrafta var olanlar yaratılmış olur. Bu hücrelerimiz için de geçerlidir. Sürekli enerjiden maddeye, maddeden enerjiye dönüşüm vardır. Beden bu şekilde hayatta kalır. Titreşimler bizi ayakta tutar. Enerjiden maddeye ya da maddeden enerjiye dönüşümde bir sıkıntı varsa blokajlar oluşur ve bu da bizi hasta eder. Enerjinin tekrar mükemmel bir şekilde akmasını sağlayacak çigong, yoga, meditasyon gibi egzersizlerle titreşimleri düzene sokar, hastalıklardan ve stresten kurtuluruz. Bu kadar basittir aslında. Ancak düşünceleri yaratan zihin en tehlikeli düşmanımızdır. Bütün düşünceleri yaratan ve başımıza gelenlerden o sorumludur. Biz ise tüm varlığımızla zihne hizmet ederiz. Zihin rahat durmaz, duyguları yaratır. Duygular ise hastalıkları. Zihni egale etmek ise verilecek en büyük savaştır. Bunu başaran duyguların dilini çözer. Duyguların zihinden değil, kalpten geldiğini gören mucizelere imza atar.
Beyin kapasitenizi tümüyle kullanıma açıp, 3. gözünüzü kullanmaya başladığınızda ve titreşimlerinizi daha yüksek seviyelere taşımayı başardığınızda yükselişe geçersiniz. Bu varlığın tümüyle birlikte başka bir boyuta yaptığınız seyahattir. Ölüm de bir yükseliştir ama bedensiz yapılır, zira onun hastalanıp, yaşlanmasına ve yok olmasına izin vermişsinizdir. Yükseliş bedenle birlikte yapılan seyahattir ve Doğu Felsefesindeki “immortal” tabiriyle bahsedilen ölümsüzlük aslında budur. Zira ölüm en büyük illüzyondur. Madde dünyasının yarattığı bir olgudur. Herkes ölmek zorunda olduğuna inanır. Tüm inanç sistemi bunun üzerine kuruludur. Seyrettiğiniz her filmde, her haberde, her dizide bir cenaze ve ölüm sahnesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla beden ölmeye programlanır. Büyüyecek, yaşlanacak ve ölecektir. Tüm hayatınız buna göre yaşanır. Çocukluğunuzu “ağabey” ya da “abla” olmak uğruna iteklersiniz. Size gülmeyi bile unuttururlar çünkü ciddi olmak erdemdir. Kalıbının adamı olan insan artık eskiden yaptığı şeyleri yapmayacaktır. Evlenmeniz, işe girmeniz, modern köleler olmanız, emekli oluncaya dek rahat bir yaşamı hak etmediğiniz gerçeği sizin düşüncelerinizin eseridir; başka hiçbir şey değil! Düşünceleriniz kadar bedeniniz de özgür değildir. Yok olmanıza doğru giden yazılım ustalıkla işlemeye devam eder.
Düşünce gücüyle bedenin moleküler yapısının titreşimlerini yükseltmeyi başaranlar ışık beden olmayı başaranlardır ve ölüm denen olayı artık sonlandırmışlardır. Her şeyin bir oyun ve illüzyondan ibaret olduğunu idrak ettiğinizde artık oyundan çıkma zamanınız gelmiş demektir. Geçmiş asırlarda insanların 900-1000 yaşlarına kadar yaşadığı gerçeği bizlerden hep saklanmıştır. Hücresel yapımız aslında yüzlerce yıl yaşayabilecek yapıdadır. Ölüm sadece bedenin sonu, sizin gerçekliğinizin değil. Ama sizin gerçekliğinizin tutumu ve düşünceleri bedeni öyle bir programlar ki ölüme dek götürür. Hayat sigortası yaparak, “Bana amca dediler” diyerek ölümü beklersiniz.
Düşünce çok tehlikelidir. Düşünce gelir. Aslında ilk düşünce zihinden değil karnımızdaki ikinci beyinden gelir. (Çigong ve Karnımızdaki İkinci Beyin) Onu saf bir şekilde gözlemlemeyiz. Zihnimiz geçmiş deneyimlere başvurur. Onu yargılamaya başlarız. Yargılamayı bıraktığınız ve gelen düşünceyi olduğu gibi alabildiğiniz zaman her türlü yetenek ve güce, bolluk ve berekete sahip olabilirsiniz. Bunu da ancak “sınırsız” düşünceyle başarabilirsiniz.
Doğum günlerini kutlamaktan vazgeçin. Biri soracak olursa “benim yaşım yok” deyin. Yaşlanma sözünü kelime haznenizden çıkarın. Yerine sonsuzluğu koyun. Hep şimdi ve şu anda yaşayın. Ne gelecek endişeniz olsun, ne de geçmiş takıntınız. Sonsuzluğunuz baki olandır, sadece buna odaklanın.
Beden düşüncelerinizin hizmetkarıdır. Ne düşünürseniz o olur. Yaşlılık düşüncesini yaratır ve onu kabullenirsiniz; beden de buna uyar, yaşlanmaya, çökmeye sonunda da yok olmaya programlanır. Size bu konuda sonuna dek hizmet eder. Yaşlanmayı, hastalanmayı, hatta ölmeyi hemen şimdi şu anda durdurmayı isteyenleriniz varsa, hemen şimdi şu anda düşünce yapınızı ve tutumlarınızı değiştirin ki öyle olsun!

14 Ocak 2015 Çarşamba

5 Kardeş Geliyor!

Ateş-Toprak-Maden-Su-Ağaç

Beş Dönüşüm ya da Beş Cevher (İngilizcede 5 Element diye geçer) doğu tıbbının enerji sistemleri ve Geleneksel Çin Tıbbından da önce keşfettiği çok önemli bir döngüdür. Bruce Willis’in oynadığı Fifth Element ve Cem Yılmaz’ın “Tahta.. zoruna mı gitti?” esprisini yaptığı Gora filmlerinden bildiğiniz şeyler.
Her ne kadar aşağıda zihinsel ve duygusal döngüleri yazacak olsam da aslında Çinliler asırlar boyunca bu döngüyü hayatın her evresine uyarlamışlar. Örneğin iş için şu şekilde kullanmışlar: Her şey ateşle başlar. Yani önce bir fikir gelir aklınıza. Sonra toprak olur, yani fikirleriniz daha somut hal almaya başlar. Taslakları hazırlar, ilk girişimleri yaparsınız. Madende bu fikri işlemeye ve hayata geçirmeye başlarsınız. Dükkanın kapıları açılmaya başlar. Su artık akmaya başlar; akıştasınızdır. Müşterileriniz gelmeye başlar, dükkan iş yapar hale gelir. Ağaç ise artık meyvelerini vermeye başlamıştır. Kazancınız artar ve rutin denge kurulmaya başlar. Ağacın meyveleri ve yaprakları toprağı besler. Böylece yeni yatırımlar da yapabilirsiniz. Yani anlayacağınız döngü kendi içinde hep birbirini destekleyip besler.
Ateş: Kalp, dolayısıyla kan dolaşımı ve ince bağırsağı içerir. Kalp büzüşmüş haliyle yang iken, ince bağırsak yayıldığı geniş alanla beraber yindir. İki organ da birbirini besler. İkisi el ele verip bir sonraki dönüşüm olan toprağa enerji aktarırlar. Ateş tüm organların ana kaynağıdır. Tüm organlara yaşam enerjisi verir.
Bu dönüşüm sevgi, mutluluk, tatmin ve hayattaki eğlenceyi deneyimlemeyle alakalıdır. Bu dönüşümün içine aynı zamanda Üçlü Isıtıcı dediğimiz meridyen de dahildir. Dolaşımı simgeleyen bu dönüşümde, damağa değdirilmesiyle Du ve Ren meridyenlerini birleştirip enerjinin mükemmel akmasını sağlayan dil de bu dönüşüme aittir.
Üçlü ısıtıcıda sorun yaşayan insanlarda aşırı tepki verme, durduk yerde kendini savunmaya alma, sürekli tetikte olma, mükemmeliyetçilik, çok konuşup karşı tarafın konuşmasına izin vermeme, alerjik durumlar, hassas cilt ve çabuk gıdıklanma görülür. Çigong çalışmaları esnasında bu tip özelliklere sahip öğrencilerin çok kısa bir sürede bu sorunlara veda ettiğine şahit olmuşumdur.
Kalpte sorun yaşayan insanın ise çoğunlukla sevilmekle alakalı sorunu vardır. Aşırı stres altında ve yeterince sevilmediğini düşünen insanlarda kalp sorunları yaşanır. Neşeyi temsil ettiğinden, kalpte sorun yaşayan insanların hayatta ilham alacakları ve yön tayin edecekleri pek bir şey kalmamıştır. Bazen de kalp krizi geçirdiğinizi sanırsınız ama asıl problem ince bağırsaktadır ve ondaki enerji blokajı kalbe basınç yapmaktadır. Kalple ilgili sorunları da Çigong’daki şifa veren ses tonlamalarıyla çözebiliyoruz. Bu titreşim kalbin ritmini düzene sokar ve enerji blokajlarını kaldırır.

Toprak: Mide, dalak ve pankreası içerir. Maden için enerji üretir. Gelecek endişesi, konsantrasyon ve sindirim sorunu yaşayan ve beyni gereğinden fazla çalışan, bu yüzden uykuya bile rahat dalamayan insanlarda genellikle bu organlarda sorun yaşanır.
Pankreas hayattan tat almakla alakalıdır. Bu eksiği gidermek için insanlar hayattan alamadıkları tadı şekerden almaya kalkıp bol şeker, tatlı ve çikolata tüketmeye başlarlar. Bu da şeker hastalığının yolunu açar.
Her ne kadar sindirim denince akla mide ve bağırsak gelse de sindirim doğrudan dalağın sağlıklı çalışmasına bağlıdır. Dalak kandaki ölü hücreleri temizler ve kana lenfosit sağlar. Batı tıbbında ilk fırsatta ameliyatla alınsa da doğu tıbbında yaşam enerjisi için en önemli organlardan biridir. Dalaktan çıkan Çi enerjisi besinlerin hareketini yönlendirir.
Bağırsaklardaki trafik akışı için gerekli enerjiyi sağlar. Besinlerin kana ve dolayısıyla tekrar Çi enerjisine dönüşmesine yardımcı olur. Akciğere gönderdiği Çi ile solunumu düzene sokar. Şimdiye kadarki ezberleri bozduğumuzun farkındayım, ancak binlerce yıllık kadim bilgilerin yansıttığı gerçekler bunlar. Dalakta sorun yaşayan insan bir şey için çaba göstermenin manasız olduğuna ve çalışmanın boşa kürek çekmek olduğuna inanır. İsmi tembellikle özdeşleşmiş roman kahramanıOblomov gibi bir hayat sürmeye başlar.
Midenin sindirim görevi olduğu düşünülür. Doğrudur ama asıl görevi vücudun asit-baz dengesini sağlamaktır. Bunu nasıl mı yapar? Yediğiniz her besini algılayıp o besin için ne kadar asit salgılayacağını hesaplar. Bu yüzden besinlerin yerken birbiriyle karıştırılmaması söylenir. Örneğin protein ve karbonhidrat… Normalde mide derki: “Aaa et geldi, ben buna -misal- %70 asit salgılayayım”; sonra da der ki “Aman da pilav gelmiş, ben buna %30 asit salgılayayım.” İkisi birlikte yendiğinde ne yapacağını şaşırır ve kimse darılmasın diye kardeş kardeş yarı yarıya asit salgılar. Böylece ete yeterince asit salgılayamadığı için et sindirilemez ve bağırsak duvarlarına yapışır. Et yemek zaten insan anatomisine aykırı olduğu için ve bizler yeterince çiğnemeyi de bilmeyen ve büyük lokmalar yuttukça daha fazla haz alan insanlar olduğumuzdan iki kere zarar görürüz. Bunu ileriki yaşlarda kolon kanserlerine dek varan ciddi hastalıklar takip eder.
Alkali beslenme (daha önceki Kanseri Yenmek başlıklı yazımı okuyabilirsiniz) ile vücudun asit baz dengesini kurabilir ve daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.

Maden: Metal diye de bilinir ama bana göre Maden en doğrusudur; zira toprağın içinde dönüşüme uğrayan maddeler maden olarak bilinir. Toprağın altından maden çıkartırız. Bu dönüşüme ait organlar akciğer ve kalın bağırsaktır. Solunumu temsil etmeleri ve solunum yollarında yer almaları nedeniyle bu dönüşümün içinde deri ve tüyler, boğaz, dişler, burun ve sinüsler de yer alır.
Çoğu zaman cilt sorunları yaşadığımızda cildiyeciye gideriz. Bu sadece yüzeysel bir yaklaşımdır. Sorunun asıl kaynağını çözmez ve deri üzerine maruz kaldığınız kimyasal bileşimlerle (kortizon vb.) daha da vahim bir durum ortaya çıkar. Sorunun kaynağı aslında organlardadır. Kalın bağırsağında mayalanma, parazit ya da enfeksiyon olan insanlarda mantar ve benzeri cilt hastalıkları görülür. Yapılması gereken ciddi bir testten geçmek ve dahiliyeciye görünmektir.
Akciğer kana oksijen sağlayıp karbon monoksiti atar. İçe çekilen her oksijen doğu tıbbında kazanılan Çi enerjisidir. Bu yüzden doğru nefes alma teknikleri büyük önem taşır. Ciğerlerimiz yeterince çalışamazsa atılamayan karbon monoksit içerde kalır. Hücreler yeteri kadar oksijen alamaz. Nefes alıp vermek bir nevi vücut egzersizidir. Egzersizden mahrum kalan vücut gerilmeye başlar ve sırt ve omuz ağrıları baş gösterir. Yeteri kadar oksijen girmeyen bedenlerde öksürük ve soğuk algınlığı sıkça baş gösterir.
Kalın bağırsak atık maddeleri vücuttan uzaklaştırır. Atılamayan fazla enerji bu tip insanlarda müzmin tatminsizlik yaratır. Bu kişiler hiçbir şeye gereken değeri vermez; buna sevdikleri de dahildir. Görmezden gelmeleri, unutmaları ve bırakmaları gereken şeyleri takıntı haline getirirler ve sonunda yalnız kalmaya mahkum olurlar.
Bu dönüşümün duygusal belirtileri derin ve ani üzüntüdür. Yıllarca sigara içmesine rağmen ciğerleri pırıl pırıl olan bir insan ani bir üzüntüyle dakikalar içinde akciğer kanseri olabilir. Üzüntüsüyle vedalaşmak yerine buna yapışıp kalan ve üzüntüye bağımlı hale gelen, takıntı yapan insanlarda kalın bağırsak problemleri yaşanır. Terk edilemeyen her duygu ve düşünce vücuttan atılamayan besinlerle özdeşleşir. Hayatta hazmedemedikleriniz yüzünden bağırsaklarınızda hazımsızlık yaşarsınız.
Maden suya dönüşür.

Su: Suyla alakalı bütün organları içerir. Böbrekler, mesane, üreme organları, meme, kulak ve saçlar bu dönüşüme dahildir. Böbrekler asırlar boyunca Çinli komutanlar ve tapınak koruyucuları tarafından en çok önem verilen organ olmuştur.
Böbrekler kanı süzerek pislikten arındırır. Yani iyi, kötü ve zararlı şeyleri birbirinden ayırt eder. Bizler de kendi hayatımızda bu şekilde duygularımızı kullanırız. Ancak böbreklerde sorun varsa bu muhakemeyi yapmakta zorluk yaşarız. Önceden göremediğimiz ikilemler bizi şaşkına çevirir. Bu paranoyaya kadar gider.
Sadece ve sadece iki tür duygu vardır. Biri sevgi diğeri ise korkudur. Bunu Birey Ruhu yazımızda işlemiştik. Korku da böbreklerle alakalıdır. Öfke ve benzeri her türlü negatif duygu korkunun birer türevidir. Bu yüzden korkularını yenen herkes diğer tüm olumsuz şeyleri de yenebilir, cesaretini toplar ve yaşama sevinciyle dolar. Korkularının üstesinden gelemeyen insanlarda böbrek üstü bezlerinin salgıladığı aşırı hormonla stres diz boyu olur. Depresyona girer, doktor doktor dolaşır, sizi uyuşturan ve ruh gibi dolanmanıza yol açan ilaçlara maruz kalırsınız. Korkular böbreklerde taş oluşmasına da neden olur. Böbrekler iradenin yönetildiği yerdir. Böbrekleri zayıf olan ve korku içinde olan insanlarda irade eksikliği vardır. Korku içinde olan insanlarda yine her türlü şeye karşı isteksizlik başlar. Buna cinsel isteksizlik de dahildir. Bunun yanı sıra iştahsızlık, duyma ve hafıza kaybı, kilo problemleri de cabasıdır. Böbrekleri güçlendirin. Bu size hayatın her alanında pek çok artı sunacaktır. İş yerinizde daha cesur kararlar almanıza, ilişkilerinizde daha rahat olmanıza ve mutlu bir birey olmanıza yarayacaktır.
Kulak geldi birden aklıma. Korkular duymak istemediğiniz haberlere karşı kulaklarınızı kapatmaya başlar. Bu da duyma kayıplarına ve iç sesinize karşı duyarsızlaştığınız için de çınlamaya yol açar. Aklıma gelmşken söyledim.
Suyla alakalı bu organları mutlu etmek için de bol bol su için; zira organlardaki her türlü hastalık susuz kalmanızdan kaynaklanır.
Su ağacı besler.

Ağaç: Karaciğer ve safrakesesi ayrılmaz ikilidir. En ufak bir sorun yaşadığınızda ticarethane haline gelmiş hastanelerimizde hemen safrakesenizi almaya kalkarlar. “Sigorta ödüyor canım sorun yok” diyerek de bir güzel ikna ederler. Hatta safra kesesini aldırana çeşitli kampanyalar da yaparlar. Ne bileyim bademciklerinizi de bedava alırlar filan. Gülmeyin bunlar gerçekten yaşanan şeyler. Üstelik derler ki “Zaten vücudunuz için gereksiz bir organ; olmasa da olur.”
Vücudumuzdaki her organ özene bezene yaratılmış ve bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Her birinin hem kendi için hem de bir diğer organlar için çok ama çok önemli görevleri vardır. Enerji olarak da birbirlerini beslerler. Birinin az yada fazla çalışması bir diğerini olumsuz etkileyebilir. Bu yüzden batı tıbbının hem bilgi olarak hem de ahlaki açıdan alacağı gerçekten çok yol vardır.
Evet, öfke! Karaciğerin bir numaralı düşmanı kin, nefret, affedememe duygusu, kızgınlık ve öfkedir. Kronik öfke karaciğeri zamanla bitirir. Yada karaciğerdeki bir problem kronik öfkeye neden olur. “Öfkeden gözüm karardı ne yaptığımı bilmiyorum.”, “Öfkeden tırnaklarını bilemek.” Evet, gözler ve tırnaklar da bu dönüşümün içinde. Gözlerinizde problem varsa göz doktoruna gidersiniz. Hiçbir zaman göz doktoruna giderek gözleri iyileşen insan olmamıştır. Gözlük takar, daha sonra numaraları artar ve gözlük değiştirmek için gitmeye başlar. Tırnaklarında problem olan insanların da çoğunlukla asıl problemi karaciğerlerindedir.
Karaciğer beden gücünü temsil eder. Karaciğeri zayıf kişi güçsüz düşer, çabuk yorulur. Karaciğerin görevi kanı zehirden arıtmaktır. Bunu yapamadığı zaman kan zehirlenmeye başlar. Hepatit gibi hastalıklar ortaya çıkar. Aynı şey zihinsel durum için de geçerlidir. Duygularınızı gözden geçirip, zihninizi zehirleyen zararlı düşüncelerden kendinizi arındırmazsanız bu zehir sizi öfke, kin ve nefret içinde yok etmeye başlar.
Organların görevlerini üstü kapalı bir şekilde görevi şudur budur diye bilip geçmeyin. Sindirim dediğiniz şey her gün yaşadığınız duygularla alakalıdır. Hayatınızı sürdürmeniz için gerekli deneyimleri alma, mutluluğunuz için gerekli olan şeyleri özümseyip, sizi mutsuz edecek alışkanlık ve deneyimleri içerde tutmadan kendinizden uzaklaştırmak beden-zihin ilişkisi ile alakalıdır.
Hepinize yaşam enerjiniz yüksek, tüm hücrelerinizin sevgi ve neşeyle dolu olduğu bir yıl dilerim. Dengede kalın. Çi sizinle olsun…