1 Eylül 2014 Pazartesi

Birey Ruhu 1 - Korku

Bir düşünüz olsun. Bir uğraşınız, hobiniz, severek yapacağınız, peşinden koşacağınız bir şey. Bir amacınız olsun…

Amaçları veya düşlerinin önündeki en büyük engel olarak eşlerini, çocuklarını ya da ebeveynlerini görenlere sesleniyorum! Bundan daha kötü bir bahane, daha büyük bir suçlama olamaz! Bunun vebali hep üzerinizde olacak.

“Ben de şunu yapmak isterim, şuraya gitmek isterim ama çocuklardan bir şey yapamıyorum”; “Şekerim, oraya gitmek için önce eşimi ikna etmem lazım; hayatta sıcak bakmaz”; “Özgür olup dünyayı dolaşmak isterim ama bakmak zorunda olduğum bir ailem var”; “Tedavi için Çin’e gitmem lazım ama çocuklarımı ve ailemi bırakıp da gidemem”; “Hiç vaktim yok, düzenli çigong yapamam” vs. vs…

Eğer bunların suçunu ailenize ve sevdiklerinize atıyorsanız asıl suçlu sizsiniz, unutmayın.

Eğer birey olmayı unuttuysanız bu ailenizin, toplumun ya da sistemin suçu değil tamamen sizin suçunuz. Zira bunların olmasına izin veren sizsiniz. Etrafınızda varolan her şey sizden çıkan yansımalar, sizin yarattığınız şeyler.

Üstelik ailenizdeki herhangi birinin düşlerinin peşinden koşmasına engel olan sizseniz, iki kere suçlusunuz! Kendinize de sevdiğinize de nefes alacak alan bırakmıyorsunuz demektir.

Günü kurtaran aileler, pişman olunan evlilikler, külfet gelen çocuklar, köstek olan ana babalar, elini kolunu bağlayan işler… Bahaneniz bol, suçlanacak insan çok.

Sistem hepimizin “birey” olmaktan uzaklaşması üzerine kurulu. Kurumsal yapılarla birey olmanız engelleniyor, hayallerinizin peşinden koşmanız imkânsız hale getiriliyor. Evlilik de kurumsal bir yapı ve sistem için bundan daha güzel bir meşgul etme sanatı ve büyük bir rant kapısı olamaz. Bu yüzden evlilik hafife alınacak bir yapı değildir. Gerçekten birbirlerinin birey olmasına saygı gösterecek kişilerin bir araya gelebileceği bir yapı olmalıdır. Yalnızca seven kişi özgür olabilir ve sadece özgür kişi sevebilir. Sorumluluklar ve fedakârlıklar üzerine kurulu, külfetli aile yapılarına artık son verilmelidir. Pek çok aile çocuklarını yatırım aracı olarak görür. Yaşlandıklarında onlara bakacak bir yatırım. Bu yanlıştır. Bir çocuğu doğurmuş olmanız, tüm hayatı boyunca ona sahip olacağınız ve hayatını istediğiniz gibi yönlendirebileceğiniz anlamına gelmez. Üstelik ona size bakmak gibi bir sorumluluk yüklemek de beklentilerin en acımasızıdır. Onun peşinde koşacağı hayalleri, düşleri, amaçları olmalı.

Amaçları ve düşleri olmayan, kalabalık içinde yalnızlık yaşayan insanların olduğu bir toplumun içindeyiz. Çok yakın bir arkadaşımın unutamadığım bir paylaşımı var: Yurt dışında bir burs kazanıyor; herkesin elde edemeyeceği bir fırsat. Ancak babası şöyle diyor:”Evladım biz artık yaşlandık, bize bir şey olursa oralar çok uzak; bize yakın ol”. Arkadaşımın bana söylediği ise şu: “Babam öldüğünde İstanbul trafiğinde yanına ulaşmam 3 saatimi aldı ve hiçbir şey yapamadım.”  Kendi hayallerimizle beraber sevdiklerimizin hayallerini de öldürmeye hiç hakkımız yok. Hiç bir insanın başka bir insan üzerinde hak iddia etme ve onun hayallerini yok etme lüksü yoktur. Herkes birey olarak kendinden sorumludur.

Çocukluklarını yaşamasına izin vermediğiniz küçük dostlarımızı, kendi hayalleriniz üzerinden yönlendirmeye çalışıyorsunuz. Kendi içinizde kalan ukdeleri onlar üzerinde deneme tahtasına çeviriyorsunuz: Okulda çok başarılı olsun, piyano da çalsın, şunu da yapsın, bunu da yapsın… Çocuk bir nefes alamadan akşamın bir vakti eve gelip ödev denen yüzyılımızın en saçma, en külfetli, en ağır işini yapıyor saatlerce. Vakti kalırsa yok piyanoymuş yok bilmem neymiş onlarla uğraşıyor. Sonra da yatıyor. Sabahın köründe kalkıp servise yetişebilmek için. Çoğu doğru dürüst kahvaltı bile edemiyor. Ne hafta sonu var, ne de tatili. Bildiğin ağır işçi…

Evlerinize televizyon alıp ücretli uydu kanallarına bağlanıyorsunuz. Bunların içinde pek çok çocuk kanalı var. Bunlardan birini açıp çocuğunuzun uyuşturucu almış gibi TV karşısında kilitlenmesini sağlıyorsunuz. Bunda çıkarınız çok. Çocuk televizyon karşısında kilitlenirse size abuk subuk sorular soramaz, ortalıkta koşuşturup size rahatsızlık veremez, onla ilgilenmek zorunda kalmazsınız. Sonra ellerine akıllı telefonlar, bilgisayarlar verirsiniz. Uyuşturucunun dozunu artırmış olursunuz. Sonra da eve misafir geldiğinde bütün gün elinden bırakmıyor diye sitem edersiniz.

Çocuklarınızla ilgilenmek istememe haliniz onları anaokullarına, kreşlere, eve alınan bakıcılara emanet etmenize dek ilerler. Bunu da birbirinize ballandıra ballandıra anlatır, aman da orda ne kadar güzel eğitim verdiklerinden bahseder, bunu toplum için de bir rant haline getirirsiniz. Aileler birbirleriyle rekabet içine girer. Göndermese ayıplanacağını düşünmeye başlar. El âlem ne der? Kendi çocuğuna değer vermiyor der sonra… Çoğu arkadaşımın sadece anaokuluna verdikleri para, benim bir sene boyunca kazanamayacağım miktarda olabiliyor. Ayıp, örnek teşkil ettiğinde herkese ve her yere sıçramaya başlıyor.

Çocukluğunu yaşamasına izin vermediğiniz halde kalkıp kendi aranızda “Biz çocukluğumuzda çelik çomak, saklambaç, meşe filan oynardık” diye de nostalji yapmayı unutmuyorsunuz.

“Güvenlik” adı altında sokağa salmadığınız çocukları, önlerine bilgisayar koyarak ya da televizyon açarak “ev hapsine” almayı tercih ediyorsunuz. Börtü böcek nedir, dalından meyve koparmak nasıl bir şey, toprağa çıplak ayak basmak, koşturmak nasıl bir his, diğer çocuklarla ırk, dil, din, sınıf farkı gözetmeksizin oynamak nasıl bir şey bilmeden evde bunalıma girmeye aday asosyal çocuklar yetiştiriyoruz. Çünkü dışarıya salmak çok tehlikeli. Haberlerde bir dolu çocuk kaçırma vakası yayınlanıyor. O izlediğiniz haberler korku toplumu yaratmak üzerine kurulu sistemin bir parçası. İzlediğiniz ve pirim verdiğiniz sürece de amaçlarına her daim ulaşacaklar. Belli zamanlar seçerler, birkaç ay içerisinde paso çocuk kaçırma haberleri yayınlanır. Korkudan evlerinize sinersiniz. Deseler ki çocuklara artık çip takacağız, bundan böyle nerde nasıl olduklarını uzaktan bileceksiniz, bodoslama atlarsınız. Amaçları inanın ilerde bunu da mümkün kılmak. Zira uzaktan kontrol edecek ya da sistemi kapatacak bundan daha güzel bir fırsat veremezsiniz ellerine.

Çocukluğunu yaşamasına izin vermediğiniz bu küçük bireyler bilinçaltlarında size ve topluma karşı bastırılmış duygularla büyümeye devam ediyor.

Eğitim denilen ve günümüzün en tehlikeli kurumlarından biri olan yozlaşmış sistem insanlığı yok etmekle meşgul. İnsanlığa hizmet ettiklerini sanıyorlar ama kendilerini aldatıyorlar. Matematikten daha fazla anlarken müzikten, resimden, sanattan daha fazla uzaklaşıyoruz. Mantığı anlarken sevgiden uzaklaşıyoruz. Üstelik buna gitgide daha da alışıyoruz. Yaratıcılığın yerini üretim aldı. Ne kadar üretirsen o kadar başarılısın. Üretimle zenginleştiğini sananlar içsel olarak fakirleşmeye devam ediyor.

Spor çocukların hayatında gereksiz bir vakit kaybı artık. Güzel havalarda önlerine top atıp geçen beden dersleri, soğuk ve yağışlı havalarda büyük bir yüzdesinde spor salonu olmayan okullarda, sınıflarda din eğitimi verilerek ya da bomboş geçiriliyor. Çocuk spor yapmak istese bile öncelik, kısaltmalarına artık anlam veremediğim bir takım sınavlar için yarış atı gibi hazırlanmalarına veriliyor. Kaldı ki çocuğa spor şansı verilse bile hangi sporu seçeceği konusunda ana baba tarafından pek şans tanınmıyor. Daha çok kendi istekleri ve egoları doğrultusunda, kendi zamanlarında başarılı oldukları ya da içlerinde ukde kalan sporlara yazdırılıyorlar. Spor ancak üniversite yıllarında ailesinden uzak kalarak özgürlüğü tatmaya başlayan ya da işe başladığında parasıyla spor merkezlerine üye olanların tadabileceği bir şey halini alıyor.

Kurumsal yapılara gelince… Çalıştığımız şirketler insanların birbirini meşgul etmesi üzerine kurulu bir sistemin ürünü. Modern kölelerin çalıştığı yerler. Para harcama lüksünüz, özgür birer birey olduğunuzu sanmanızı sağlayarak sizleri kandırıyor. Danışmanlık şirketleri tarafından üretilen “takım ruhu” çalışmaları, şirketin başarısını artırmayı değil sizlerin birey olmaktan uzaklaştırılmasını hedefliyor. Birey olduğunu unutan ya da bundan fedakarlık eden herkes takım ruhuna daha yatkın oluyor. Birey olduğunu idrak edenler ise asi, geçimsiz, uyumsuz, şirket ya da takım ruhuna ayak uyduramayan, yıldırma politikasıyla derhal aramızdan uzaklaştırılması gereken tipler haline dönüşüyor.

Kurumlar insanları plan yapmaya iter. Plan yapmak ise sana şimdiyi unutturur. Anda kalmanı engeller. Onun arkasına sığınarak yaşamana neden olur. Plan yapıp ona inandığında gerçek dünyadan uzaklaşırsın. Gerçek plan andadır. Anı kendi bütünlüğü içinde yaşamayı başarırsan her şey zaten çoktan senin için planlanmış olur.”Tanrıyı güldürmek istiyorsan plan yapmaya devam et.”

İnsanlar kurumlara, partilere, ideolojik gruplara, taraftarı oldukları takımlara, dernek vb. topluluklara katılmaları sağlanarak aidiyet duygusuyla daha fazla birey olmaktan uzaklaştırılıyorlar.

Herkes hipnoz halinde. Sürü psikolojisi amacına ulaşıyor…

Bu oyunu bir kez idrak ettikten sonra artık onun bir parçası olamazsın. Var olmadığını fark etmeyi başardığın an var olursun. Bir rolden ancak o rolü mükemmel oynadığın zaman özgürleşirsin. Kendinizi gözlemleyin. Eğer titreşimlerinizi yükseltmeyi başarabilirseniz, tüm sıkıntıların, bölünmüşlüğün, savaşın, açlığın, sefaletin yerini güzelliğin ve gerçeğin ta kendisinin yer aldığı bir frekansın ortaya çıktığını göreceksiniz.

Korku en iyi bildiğimiz ve arkasına sığındığımız, bizi yöneten tek şey.
Ancak düşleri olan, içinde sevgiyi var edenler korkuyu alt edebilir. İnsanlığın her şeyin üzerinde putlaştırdığı tek şey korkudur. Bir maaşın seni koruyabileceğine ve güvende olmanı sağlayabileceğine inandıran tek şey yine korkudur. Her türlü bağımlılık birer korkudur. Yaratılmak istenen de korku toplumudur. Bu yüzden sizi bir şeylere bağımlı kılacak her türlü silaha başvururlar. Korku, ancak sen korkacak bir şey olmadığını fark ettiğinde yok olacaktır.


Dünya sen ne isen odur. Dünya bir cennet de olabilir, cehennem de. Hangisini seçip yaratacağın tamamen sana bağlı. Dıştaki dünyanın koşulları sizi mutsuz edemez, ama sizin içteki mutluluğunuz tüm dünyayı değiştirecek güçtedir. Dünyayı bizim dünya görüşümüz yaratır. Dünya tam da senin düşlediğin gibidir. İçteki neyse dıştaki de odur. Tüm felaketlerin, açlık ve sefaletin tek sorumlusu sadece biziz. Özüne dönüp bir birey olduğunu idrak ettiğinde ve bir bütün olduğuna inandığında ise dünya sonsuza dek iyileşecektir. Bizden başka kaderimizi etkileyebilecek bir kuvvet yoktur. Karşımıza çıkan her türlü olay bir şekilde bizim onayımızı alır da çıkar. Dışarıdan geldiğine inandığımız her şeyin başlangıç noktası içimizdedir.

Çözümler sorunlarla aynı düzlemde değildir. Bu yüzden hep aynı şeyleri yaparak fark yaratabileceğiniz fikrinden uzaklaşın artık. Kendini değiştirmek önce kendinden kurtulmakla başlar. Bunun için sadece ve sadece kendinden yardım alacak ve bireysel devrimini gerçekleştireceksin. Bu, seven ve düşleyen insanın zaferidir.

Başa dönecek olursak, bir amacınız olsun; düşleyen, arzulayan, kendi istekleri olan bireyler olun. Beden-zihin-ruh bütünlüğü için olmazsa olmaz tek çözüm var: MEDİTASYON. İçinize dönün, her şeyin cevabı orada…

Not: Editörüm bayram tatili dolayısıyla sıkıştırdığı için burada kesiyorum:) bu yazı devam edebilir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder