6 Ocak 2016 Çarşamba

Titreşimlerin Mucizevi Gücü

Bu yazı geçen sayıdaki Titreş ve Kendine Gel yazısının devamı niteliğindedir.
Peki titreşip nasıl kendime geleceğim?
Her iki elime de kablonun birer ucunu alıp kısa devre yaparak mı? Karadeniz havasıyla oynasam uyar mı? Sibirya’ya gidip titreye titreye titreşsem?  Amerikan polislerinin kullandığı güvenlik aletinden alıp ara sıra kendi üzerimde denesem?
Titreşimlerinizin efendisi olmanın pek çok yolu var. Titreşmeye giden yol ise ENERJİ’nin yatak odasından geçiyor. Her şey enerji! Ve her şey enerjiden maddeye, maddeden ise enerjiye dönüşüyor.
Aynada gördüğünüz ya da gördüğünüzü sandığınız beden, enerjinin maddeleşmiş hali ve bir yanılsamadan, beyninizin yarattığı bir imgelemeden ibaret. Aslına bakarsanız siz hiç yoksunuz!
Meksika Körfezi’nde ses dalgalarıyla yapılan bir çalışmada, körfezin pis suyunun 1 günde büyük ölçüde temizlendiği, yunusların tekrar geldiği ve balıkların çoğaldığı görülmüştür. Bu çalışmayı gerçekleştiren Japon biliminsanının yaptığı deneyi ayrıntılarıyla anlatarak sizleri bayma niyetim yok. Ancak bu ve benzeri deneyler, maddenin hücresel bazda titreşimlerden ve bu titreşimleri yaratan duygulardan nasıl etkilendiğini açık şekilde yansıtıyor. Aynı durum hepimizin BİRolması durumuyla ve titreşimlerin nerede olursa olsun aynı frekansa uyumlanmsıyla da alakalı.
Çok uçuk bir örnek vereyim. Pataloji örneği için biyopsi oldunuz ve alınan parça İstanbul’dan Ankara’ya gönderildi. Pataloji için gönderilen parçaya kanser teşhisi konuldu ve bu parça yaşatılmak üzere bir solüsyonun içine konuldu. Dikkat! Parça kanserli ve solüsyonun içinde. Siz parça Ankara’ya gönderilir gönderilmez bir takım enerji çalışmalarıyla şifa kazanmaya başladınız. Ve mucize o ki, bir hafta on gün içinde de kanserinizi yendiniz. Dönüyoruz Ankara’ya. Solüsyonun içindeki DNA da mucizevi şekilde şekil değiştirmiş ve o da iyileşmiş. Bu örnek her şeyin birbiriyle bağlantısını çok süper açıklıyor.Titreşimler mesafe dinlemeksizin etkisini gösteriyor. Bir bütünden aynı DNA’ya sahip iki parça, aralarındaki mesafe ne kadar yakın ya da uzak olursa olsun, üzerlerinde yapılan titreşimsel deneylerden aynı ölçüde etkileniyor. Yani buradaki moleküllere küfür ederseniz, uzaktaki moleküller de üzülüp yapısını değiştiriyor. Ya da tam tersi, güzel sözler söylediğinizde onlar da güzel bir yapıya bürünüyor.
Bizler şifa çalışması yaparken, birbirinin simetriği olan çift olan organlar üzerinde çalışırken, şifaya hep önce iyi olan organdan başlarız. Her şeyin bir titreşimi ve frekansı olduğu gibi organların ve hücrelerin de titreşimleri vardır. Bu yüzden önce iyi olan organdan başlarız ve onun titreşimlerini olması gereken frekansa getirdiğinizde, hasta olan (daha doğrusu biz hasta lafını kullanmak yerine, frekansı bozuk olan diyoruz) organ da kopyala yapıştır mantığı, aynı frekansa kendini uyumlamak için kıskanç bir tavır sergileyecek ve hızlı bir şekilde iyileşme başlayacaktır.
Örneğin organların her birinin ayrı bir frekansı vardır:
337 Hz: Kan dolaşımı
537 Hz: Endokrin sistemi (büyüme, gelişme, cinsellik, metabolizma ile alakalı hormonsal denge)
625 Hz: Böbrek fonksiyonları
635 Hz: Hipofiz bezi (pituary)
654 Hz: Pankreas
662 Hz: Epifiz bezi (pineal)
696 Hz: Kalp
751 Hz: Karaciğer
763 Hz: Tiroid
764 Hz: Sinir sistemi
835 Hz: Bağışıklık sistemi
1335 Hz: Adrenalin
528 Hz frekansı tüm evrene şifa verecek kapasitede mucizevi titreşimlere sahiptir. DNA onarıcı gücü vardır. 396 Hzkorkulardan arınmamıza, 417 Hz değişime ayak uydurmaya, 741 Hz farkındalığın artmasına ve uyanışa geçmemize, 582 Hzruhumuzla bağlantıya geçmeye yarar.
Organların bu özel frekanslara uyumlanmaları Çigong (Qigong) vb. öğretilerde sesle şifa tonlamaları çalışmaları yaparak sağlanıyor. Bunlar mantra tarzı uzun ve tüm içtenliğimizle çıkardığımız güçlü sesler. Bu seslerin tireşimlerinin ne kadar etkili olduğu ise aldığınız nefes tekniklerine bağlı, zira titreşimlerin ana kaynağını Çi enerjisi oluşturuyor ve Çi enerjisi de beden içinde nefes sayesinde depolanıyor. Çigong’da şifa tonlaması yapabilmek için ileri düzeyde nefes teknikleri öğretiyoruz. Bu nefes tekniğine vakıf olanlar tonlamayı en etkili şekilde yapabiliyor ve hücreler maksimum titreşimle olması gereken frekansa uyumlanıyor.
Peki, hâlâ titreşip kendine gelme olayına açıklık getiremedik sanki…
Duygularınız ve düşünceleriniz titreşimlerinizi gün boyu etkileyecek güce sahip. Korku ve korkunun türevleri olanendişekaygıöfke gibi duygularla bir anda nefes alış verişiniz değişir ve tüm bedeniniz farklı bir frekansta titreşmeye başlar. Bunu organlar bazında incelerseniz, duygularınızla alakalı organın titreşimi bundan en çok nasibini alan yer olduğunu görürsünüz. Yani öfkelendiğiniz zaman bir anda karaciğerinizin ve safra kesenizin frekans ayarları şaşar. Endişe ve kaygılar mide asidinin tavan yapmasına yol açar. Neden? Çünkü frekansı değişmiştir. Ani üzüntü akciğerlerin, aşırı heyecan kalbin titreşimleriyle oynar.
Hücrelere mikroskop altında baktığınız o lise ve üniversite zamanlarını hatırlayın. Nasıl her birinin kalp gibi attığını, büyüyüp küçüldüğünü, yani titreştiğini… Hepsi sürekli ama sürekli titreşme halindedir. Kimisi bir diğerinden daha hızlı ya da daha yavaş titreşir ama bu titreşim mekanik yapı olan bedeni ayakta tutan tek şeydir. Herhangi bir şekilde bu titreşimlerde bir blokaj yaşandığında, hücreler atması gereken frekansta titreşemediğinde, o bölgede mekanizma meme yapar, su kaynatır, devri düşer ya da balataları yakarsınız. Ne zaman titreşimleri olması gereken frekansa geri çekersiniz, o zaman hastalık mastalık, hiçbir şey kalmaz. Bu kadar basittir aslında şifa verme.
Gün içinde birlikte çalıştığınız insanlarla, toplantılarda, ya da her hangi bir ortamda zıvanadan çıktığınız anlar olur. Öfkeden deliye dönersiniz. İşte o an sizin Beta’ya düştüğünüz andır. (bakınız: Alfa In, Beta Out). Hemen “Şu anda nasıl nefes alıyorum?” diyerek nefesinize odaklanmalı ve beden titreşimlerinizi Alfa’ya çekmelisiniz. Bu sizin tüm hal ve tavırlarınızı, mucizevi bir şekilde, anında değiştirecektir. Tüm fevri davranışları, öfkeyle kalkıp zararla oturmaları, gereksiz şiddeti önleyecektir. Kaldı ki, sizin düzene soktuğunuz titreşimler etrafınızı da etkileyecek ve tüm toplantının kaderini değiştiren, çözüm bulucu insan siz olacaksınız.
Aşağıdaki videoda titreşimlerin gücünü ve bütünün titreşimlere nasıl uyumlandığını hayretle izleyeceksiniz:

Aynı bu videodaki gibi hücreler de ayrı telden titreşirken, gönderdiğiniz şifa tonlamasıyla bir anda bütün hücreler bir süre sonra aynı telden çalmaya başlar. Orkestrada tüm aletlerin rastgele çaldığını düşünün. Kulaklarınızı tıkarsınız.  Ama hepsi orkestra şefine uyar ve ahenk içinde çalmaya başlarsa güzel bir dinletiye dönüşür. Aynı şey insan ilişkilerinde de geçerlidir. Herkesin ayrı telden çaldığı, hep bir ağızdan konuşulan, stresli, gergin bir toplantı düşünün. İçinizden birinin titreşimlerini daha güçlü bir seviyeye çekmesiyle toplantıdaki diğer herkes de aynı frekansa uyumlanacaktır. Bu başlı başına liderlik eğitimi olabilecek kurumsal bir çalışma bile olabilir. Liderlerin peşinden kitlelerin gitmesi de böyle bir şeydir.
Peki, suyun titreşimleri var, hatta hafızası bile olduğu kanıtlandı. Bizim de büyük bir yüzdemiz sudan ibaret olduğu için, aynı şey bizler için de geçerli. Biz de bize söylenen güzel ya da kötü sözlerden etkileniyoruz. Biz de bedenimizi kodlayıp programlayabiliyoruz. Eğer frekans ayarlarınızı doğru tutturursanız, bu sizi her şeyi yapabilir güce ulaştırır. Peki, su bir madde. O da enerjinin maddeleşmiş hali ve üzerinde oynanıp deneyler yapılabilecek en gözde örneklerden biri. Peki, başka maddeler madde değil mi canım? Enerjinin maddeye dönüşmüş tüm halleri aynı su gibi titreşimlere sahiptir. Masa bacağı, taş, cam, ayna deyip geçmeyin. Sabit duruyor olmaları yaşamıyor ya da titreşmiyor olmalarını gerektirmez. Onlar da birer enerji ve onların da titreşimleri var.  Doğaüstü güçleri olan bazı insanların maddelerin hafızalarını okuyabildikleri söylenir. Bunlar yurtdışında kriminal olaylarda kullanılır. Örneğin evin içinde bir cinayet gerçekleşmişse o evin içindeki herhangi bir cismin frekanslarından cinayeti kimin işlediğine ulaşmak mümkün. Dejavu filmi gibi. Günlük hayatımızda etrafımızdaki tüm maddeler için geçerlidir bu durum. Arabanıza sürekli küfreder, sürekli onu değiştirip daha iyisini almanın laflarını ederseniz, o da sizi hep yarı yolda bırakır. Okunuza güzel sözler söylerseniz gidip hedefi tam on ikiden vurur. Bitkilerin de canları ve titreşimleri vardır. Güzel sözler söylenen çiçekler coştukça coşar. Önemsenmeyen, kötü sözler söylenen çiçekler bir çırpıda çürüyerek solarlar.
İçtiğiniz suyu kodlayarak, enerji çalışmaları ile Çi katarak ve şifa tonlamaları ile titreşimlerini değiştirerek şifalı bir su haline getirebilirsiniz. Annenizden harfi harfine aldığı tarifi evinde uygulamasına rağmen aynı lezzeti bir türlü tutturamayan komşunun derdi budur. Anne yemeğinin içinde sevgi titreşimleri vardır. O yemeğin frekans ayarları komşununkiyle farklıdır.
İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Betadan çıkıp titreşim kalitenizi artırdığınızda bir takım doğaüstü denilen (aslında gayet de doğanın bir parçası olan) yeteneklere erişirsiniz. 500’e ulaştığınızda şifa gücünüz artar; 800’de medyumik; 1000’de telepatik; 10.000‘de astral seyahat becerileriniz artar. Titreşimlerimiz düşük frekans ayarında olduğu içindir ki, etrafımızda sadece benzer frekans ayarındaki maddeleri görme ve algılama ile sınırlıyız. Lucyfilmini seyrettiyseniz, araba hızlandıkça takip etmede zorlanırsınız, bir süre sonra araba önünüzden o kadar hızlı geçer ki, araba sizin için yoktur, adeta görünmezdir ama aslında vardır, sadece sizin algılamanız (frekans ayarlarınız) onu görmeye yetmemektedir. Titreşimlerin artan bir seviyeye ulaşması, sizi gözle görülemeyen bedensiz varlıklarla iletişime bile hazır hale getirir. Bu her ne kadar ürkütücü gibi gelse de kulağa, bu yetiyi kullanarak günlük hayatta 1-0 önde olan pek çok insan vardır.
Titreşimleriniz ilişkilerinizi de etkiler. Çok yakın olduğunuz bir arkadaşınızla bakarsınız ki artık görüşmez olmuşsunuz. Bunun nedeni artık ikinizin ayrı titreşimlerde atmanızdandır.  Yaşam tarzınız, hayata bakış açınız, deneyimleriniz, aldığınız öğretiler, hatta beslenmeniz bile titreşimlerinizi değiştirmiş olabilir. Beraberliklerin çoğu bu şekilde biter. Bu da bir çeşit şifa edinmedir aslında. Çiftler birbirlerini özgür bırakmak ve azat etmek yerine bunu mesele haline getirirler.
Titreşimlerinizi beta seviyesinden daha yüksek seviyelere taşıdığınızda artık sezgilerinizle, kalbinizle, iç sesinizle vekarnınızdaki ikinci beyin ile (bakınız: Çigong ve Karnımızdaki İkinci Beyin) hareket etmeye başlarsınız. O zaman beyin denen zararlı mekanizmayı devre dışı bırakarak her istediğinizi sevgi ile yapar hale gelirsiniz.
Titreşimlerinizi korku, öfke, endişe, kaygı gibi düşük titreşim ayarlarından, frekans ayarı en yüksek olan sevgi titreşimlerine yükselttiğinizde, titreşip kendinize gelmiş oluyorsunuz. O zaman bolluk, bereket, sevgi, aşk, başarı ve daha ne beklentiniz varsa teker teker gerçekleşmeye başlıyor. Bunların içinde takıntı haline getirdiğiniz beklentilerden ise kurtulup kendinizi o duygulardan özgürleştirmiş oluyorsunuz.
Kendi titreşim ayarlarınızın, kendi frekansınızın efendisi olduğunuzda ise bireysel devriminizi gerçekleştirmiş oluyorsunuz.
Sevgiyle titreşin…
Ersin İpek

6 Aralık 2015 Pazar

Titreş ve Kendine Gel!

Bu yazımda, uğrunda çabaladığın pek çok şeye ulaşmanı sağlayacak en etkili formülü paylaşacağım seninle, sevgili okur.
Gittiğin eğitimler, kulak verdiğin öğretiler, karşına çıkan ustalar, yol arkadaşları, edindiğin deneyimler, okuduğun kitaplar, seyrettiğin ve dinlediğin eğitsel dokümanlar, aldığın bireysel seanslar, gittiğin falcılar henüz arayışlarına tatmin edici bir cevap veremedi mi?
Öyleyse sıkı dur, birazdan seni tatmin etse de etmese de gerçek cevabı alacaksın.
Sistemin içinde boğulmaya devam ediyor ve buna dur diyemiyorsun. Kimi modern köle olarak yaşamaya devam ediyor, kimiyse işsizlikten ve kariyer sevdasından modern köle olabilmenin sevdası ile yanıp tutuşuyor. Her iki durumda da mutluluk söz konusu değil. Peki nedir mutlu olmanın sırrı?
Bu illüzyonun (yanılsama) hâkimi olan zaman seni yönetmeye devam ediyor. Nefes almaya vaktin yok. Aramızda 7/24 çalışanlar var. Çalışmayıp da evdi, çoluktu, çocuktu derken üzerinde tüm dünyanın yükünü taşıyanlar da var. Ne bir hobiye, ne eğlenceye, ne meditasyona ne de kendine ayıracak ufacık vaktin var. Hayatının kayda değer bir bölümünü trafikte, oradan oraya yetişebilme çabasıyla heba ediyorsun. Haftanın (üstelik 5 iş günü üzerinden hesapladım) bir tam gününü yolda geçiren köprü geçiciler var. Giden sadece zaman olsa iyi; sarf edilen enerji, yaşanan stres, sinir, öfke, tükenmişlik, çaresizlik duyguları da cabası. Kim buna dur diyecek? Nasıl diyecek?
Ben Dalyan’a yerleştim, tuzum kuru. İtiraf ediyorum İstanbul’a geldiğimde, arkadaş evlerinde misafir kalırken , ne çigongne de meditasyon yapmaya vakit bulabiliyorum. O yüzden kaçarcasına geri dönüyorum güvenli bölgeme, ilk uçakla. Peki, benim tuzum kuru, ya diğer insanlar ne yapacak?
İşinde her şey ters gidiyor; bir türlü istediğin maddi imkânlara, kariyere, maaşa kavuşamıyorsun. Para senin için öcü haline gelmiş; bu şartlar altında ulaşılması zor bir şey. Hayallerin var: araba, ev, yeni oyuncaklar, hobi malzemesi, giysiler, çanta, ayakkabı… Bunlara nasıl sahip olacaksın? Hem de güle oynaya, en zahmetsiz yoldan.
Kiminin deli gibi parası var, maaşı iyi, pek çok oyuncağı var elinin altında. Ama harcayacak vakti ve motivasyonu yok. Paylaşacak kimse yok. Sahip oldukları ona sahip olmuş. Mutlu değil. Nasıl mutlu olacak?
İlişkiler! Onun adını bile alma ağzına… İlişkisi yolunda olan kaç kişi var içimizde? Kaç çift örnek çift gösterilebilir? Çok az.Boşanmalar neden bu kadar arttı? Mutlu olanlar el kaldırsın. Nitelikli seks yapan var mı? Kaçınız ilişkisine hapsolmuş durumda? Pardon bir de ilişkisi olmayanlarımız var. O hep aradığın doğru insan nerede? Döndüğün her köşe başında “belki burada karşıma çıkar” umuduyla beklenti içine girdiğin kişi daha ortaya çıkmadı mı? Onu karşına çıkarmanın bir yolu olmalı…
Neden sürekli hasta oluyorsun? Neden hep de seni buluyor? Şıp diye kurtulmanın ya da hiç hasta olmamanın yolu var mı?
Neden insanlar körü körüne ölüyorlar? Neden dünya gittikçe b.ka batıyor? Suni felaketler, terör, baskılar, şiddet, kriz, enflasyon, geçim derdi, yoksulluk, yolsuzluk… Bunlar daha ne kadar devam edecek?
Doğa katliamına, hayvanların çektiği eziyete, virüs gibi her yere yayılıp, yakıp, yıkıp yok etmeye nasıl dur diyeceğiz?
Kendimizi ne zaman tam anlamıyla özgürce ifade edebileceğiz?
Korkmadan yaşamanın bir formülü var mı?
Tıkanan yaratıcılığını nasıl serbest bırakacaksın? Bunları baskılayan şeylerden kendini nasıl kurtaracaksın?
Sen-ben kavgasına, ötekileştirmeye nasıl dur diyeceğiz? Ne zaman BİR olmayı tam anlamıyla idrak edebileceğiz?
Kurban rolünden sıyrılıp seçim ustası olmayı nasıl becereceğiz?
Ayıplarla, günahlarla, kurallarla, yasaklarla yürütülen düzenden ne zaman özgürleşeceğiz?
Haklı olmak yerine mutlu olmayı nasıl başaracağız?
Hayallerin, düşlerin ne zaman olacak? Olunca bunları yerine getirmek nasip olacak mı? Yoksa günü kurtarmaya devam mı edeceksin?
Bedenini durduk yere yaşlandırıp, ölüme programlamaya ne zaman son vereceksin? Ölümsüz olmayı ne zaman deneyimleyeceksin?
Tanık olduğun onca acıya ve zulme seyirci kalmaktan sıkılıp artık kayıtsız kalamayacağın anladığında yapabileceğin ne var?
“Çocuğumu mükemmel yetiştireceğim” derken çocuklarımızın hayatı ve geleceği üzerinden mastürbasyon ve sidik yarışı yapmaya son verip, başarılı çocuklar yerine mutlu çocuklar yetiştirmeyi nasıl becereceğiz?
Bedeninden, kartvizitindeki titrinden, taktığın kravattan, oturduğun masa ya da makamdan, sahip olduğun diploma ya da sertifikadan, başkalarının cübbelerini giyerek sahip olduğun kişilikten, makam arabandan, maldan, mülkten, bankadaki hesabından, cebindeki paradan, adından soyadından bağımsızlaşmayı, “hiç kimse” olmayı ne zaman ve nasıl başaracaksın?
Korkuların ve korkunun türevleri olan tüm o negatif duygu ve düşüncelerin yerine nasıl sadece sevgiyi koyabileceğini biliyor musun?
Medya yalanlarından, zihnini uyuşturan yarışma ve realite şovlardan, şiddet, mutsuzluk ve umutsuzluk içeren adi dizilerden, içinde sevgi barındırmayan haber kanallarından, TV kanallarından, bile bile yalanlarına göz kırpıp suç ortaklığı yaptığın politikacılardan usanmadın mı?
Dinin, siyasetin, ekonominin, eğitimin üzerinde yaratmayı başardığı korku toplumunu nasıl özgürlüğe ve sevgiye dönüştüreceksin?
Hepimizde var olan, ama bir şekilde kendimiz, korkularımız ve sistem tarafından bastırılmış, aslında doğanın ayrılmaz bir parçası olan ama şimdiye dek saklı olduğu için “doğa üstü” diye nitelendirilen yetilerimizle tanışmanın vakti gelmedi mi?
Kaybedenler kulübünün bir üyesi olarak etrafına hep kendin gibi ezikleri çekmekten bıkmadın mı? Kaliteli bir yaşam sürmenin ve hayatına kaliteli insanları çekmenin formülü ne?
Hayatın boyunca travmalar yaşadın, deneyimler edindin. Sonra bu travmalar ve deneyimler seni ele geçirmeye ve yönetmeye başladı. Buna sen izin verdin. Kurban rolünü oynamaktan bıkmadın mı?
Öfkelerin, korkuların, endişelerin, kaygıların, sevilmemenin, aşırı sevginin, takdir görmemenin, hayattan tat almamanın, kendini iade edememenin, yaratıcılıkta tıkanmışlığın, utandırılmanın, aşağılanmanın, toplum baskısının, çaresiz duruma düşmenin, koşullu sevgilerin, aşırı fedakarlıkların, bencilliklerin, hoşgörüsüzlüğün, affetmemenin, eleştirmenin, yargılamanın, yadırgamanın, cinsel takıntıların ve travmaların, değişim korkusunun, hazımsızlığın, aç gözlülüğün, utangaçlığın, patavatsızlığın, takıntılı olmanın, duyarsız olmanın, iktidar manyağı ya da kontrolcü olmanın, küstah ve rekabetçi olmanın, suçlayıcı ve saldırgan olmanın, özsaygı yoksunu olmanın, boş boğaz ve dedikoducu olmanın, dinlemeyi bilmemenin, içe dönük olup kendini ifade edememenin, aşırı maddeciliğin ya da aşırı spiritüel olmanın ve bunlar gibi kendi üretimin olan daha pek çok illüzyonun seni hasta ettiğini görmüyor musun? Bunlardan kolayca sıyrılmanın formülü ne?
Bireysel devrimini gerçekleştirip kendin olmayı nasıl başaracaksın?
Dünya tam da senin düşleyip yarattığın gibidir…
TİTREŞ ve KENDİNE GEL!

Savaşa Hayır

Savaşa karşı mısın diye soruyorlar;
Evet karşıyım.
Mesela veremle savaşa karşıyım. Sigarayla savaşa, kanserle savaşa da karşıyım.
Epilepsi ile savaş,
Veremle savaş,
Hepatitle savaş,
Meme kanseri ve hastalıklarıyla savaş,
Behçet hastalığıyla savaş,
Obeziteyle savaş,
Akciğer hastalıklarıyla savaş derneği var bu ülkede…
Haşereye bile savaş açan bir ülkeyiz biz.
Stresle mücadele konulu eğitimler, akademik çalışmalar var.
İstenmeyen tüylerle mücadele eden bir milletiz…
Tabii ki gerçek anlamındaki savaşa da karşıyım ama savaş karşıtı yürüyüşe de karşıyım. Savaşa savaş açmak ya da savaşla mücadele diye bir şey olamaz. Sadece daimi barış ve koşulsuz sevgi olabilir.
Yukarıda saydığım savaş ve mücadeleler için inanılmaz yatırımlar yapılır, bağışlar toplanır ve bu mücadelenin kurbanı olan insanlar da kanının son damlasına kadar mücadele adına parasını harcamaktan çekinmez.
Ha, bir de bunlar için veremle savaş haftası, meme kanseri haftası gibi özel günler ve haftalar düzenlenir. Basın girer devreye, reklamlar verilir, kampanyalar yapılır. Amaç farkındalığı artırmaktır. Derler ki erken teşhis hayat kurtarır. Herkes koşarcasına ultrasonlara, mamografilere, kan testlerine, şuna buna gider. Hastane denen şirketler para basmaya, ilaç şirketleri coştukça coşmaya başlar.
Bu reklamların, kampanyaların, savaşların, mücadelelerin, sözde artırılmaya çalışılan farkındalığın hepsi ama hepsi bir tek şeye odaklanır: Hastalığın kendisine!
Sürekli hastalıktan, mücadeleden, bunlarla savaştan bahseden sistem hastalığı baş aktör yapar ve beyinlerimiz sağlıklı olmaktan çok hastalığa odaklanır. Bu odaklanma, hastalığı olanların onu daha da beslemesine, sağlıklı olanların da işkillenip hastalık hastası olmasına dek varan bir süreç başlatır.
Sistem aslında kimsenin iyi olmasını gerçekten istemez, çünkü sistem senin benim hastalığımız üzerinden beslenir.
Bir hafta boyunca herhangi bir hastaneye tek bir hasta bile gitmediğini düşünün. Hastanesinden eczanesine, ilaç sektörüne kadar her şey bir anda çöker. Aman kimse hasta olmasın, herkes sağlıklı olsun da çökerse çöksün diyemez, hükümetler bile… Bu yüzden sistemin beslenmesi sizin düzenli, hatta kronik hasta olmanıza bağlıdır.
İnsanlar bedensel durumlarının aynı zamanda zihinsel ve ruhsal durumlarına bağlı olduğunu bir türlü idrak etmek istemezler.
Bilim sürekli hastalıklara çare bulmaya harcar, hem enerjisini, hem vaktini, hem de parasını… Hastalıklara çare bulunamadığı gibi hasta olan insanların sayısı da sürekli artar. Bir zamanlar yaşlılara özgü olan hastalıkların çoğu gencecik insanlarda bile görülmeye başladı.
Peki, kısa keseceğim zira editörüm çok uzun yazılar yazdığımı söyledi :)
Sağlığınıza özen gösterin. Hasta olmayı beklemeyin. Hastalıkları yaratan pek çok neden zihinsel olduğu için sadece bedeninizle var olmayın. Beden-zihin-ruh bütünlüğünü sağlamak için çabalayın. Sadece mutlu olmayı hedefleyin. Haklı olmak yerine mutlu olmayı seçin. Sevginin karşıtı olan her türlü duygu, düşünce ve davranışınızın yerine sevgiyi koyun. Sadece sevgiyle bağdaşan dostlar edinin. Var olanın, sahip olduklarınızın kıymetini bilin. Hayatta bir amaç edinin. Hayalleriniz olsun. Bunları gerçekleştirmek için adım atın ki yol altınızda belirsin. Kendinizi sevin. Sizden taşan sevgiyle beslensin sizi seven herkes. Doğayı sevin. Tüm canlıları sevin. Sizin dışınızda var olan her şeyle bir olduğunuzu ve karşınıza çıkan herkesin ve başınıza gelen her şeyin tam da sizin istediğiniz gibi olduğunu unutmayın. Bu yüzden ne istediğinize dikkat edin. Düşünce ışık hızında hareket eder ve gerçekleşir. Siz de dahil olmak üzere var olan her şey, kendi yarattığınız illüzyondan başka bir şey değildir. Hemen şimdi şu anda nefes almaya başlayın. Meditasyon yapın. Titreşimlerinizi artırın ve maddeleşmiş olan enerji halinizin keyfini çıkarın. Hayat nasıl istiyorsanız o şekilde yaşamaya değer…

17 Ekim 2015 Cumartesi

Dibine Kadar

Yaşamaya korkar hale geldik. Hayatımız gerçek bir “survivor” ekranınında hayatta kalma çabasıyla geçiyor. Bunun ise tek nedeni korkularımız.
Nefes
İte kaka yaşadığımız hayatı ise yeterince solumuyoruz. Halbuki henüz vergilendirilmediğimiz bedava tek şey hava iken bunu bile beceremiyoruz. Eskiden şarkılarda hava bedava, su bedava diye geçerdi. Artık içtiğimiz suya da para veriyoruz. Üstelik niteliksiz, florürlü ve komplo teorilerine çok açık bir şekilde “damacana insanlar” olduk.
Yetersizliklerle dolu hayatımızda, hücrelerimizin yaşamsal kısımları da aynı bizler gibi oksijen kıtlığı çekiyor ve yetersiz besleniyor. Hepimizin günün her saati, her saniyesi dolu dolu, uzun, derin ve tam nefes almaya ihtiyacı var. Gün gelecek, tüm kurumsal şirketlerde, okullarda ve sosyal kuruluşlarda insanlara nasıl nefes alacakları konusunda zorunlu eğitimler verilecek. Çünkü nefes almaktan bu kadar uzaklaşıyoruz.
Akciğer kanserlerinin pek çoğu, sanıldığın aksine, sigaradan değil, insanların gerçekten nefes almaya vakitleri olmadığından kaynaklanıyor. Nefesi doğru ve yeterince alan insan oksijen yönünden zenginleşince, etrafındaki yanılsamalar kalkar ve kendi gerçekleri de zenginleşmeye başlar. Eğer kişisel kaderinizi değiştirmek ve kendiniz yönlendirmek istiyorsanız hemen, şimdi, şu anda doğru nefes alıp vermeye başlayın.
Qigong eğitimleri verirken nefesi en başa koymamızın nedeni de budur. Hareketleri ve meditasyonu yapmaya vakit ayıramadıklarını söyleyip bin bir bahane üreten öğrenicinin “nefes almaya vaktim yok” deme lüksü yoktur.
Uyku
Gününüzün ne denli uzun sürdüğüne, savaşınızın ne denli zorlu geçtiğine veya saatin kaç olduğuna bakmaksızın, ‘ayık’ olarak uykuya daldığınızdan emin olun. Zira çoğumuz nasıl ölmeyi umuyorsa uykuya da o şekilde dalıyor. Enerjilerini doğru yönetemeyen insanlar günün sonunda tükenmişlik sendromuyla uykuya dalıyor. Yatağa canlı değil ölü olarak yatıyorlar. İnsanın uykuya dalış şekli yaşam kalitesi hakkında çok paralel bir bilgi verir. Dünyanın büyük bir kısmı, oynadıkları sahnede neler olup bittiğinin farkına varmadan birbirine iyi geceler dileyip yatağına giriyor. Uykunun ölümü temsil eden bir eylem olduğunu kavradığında kimse eskisi gibi rahat yatağına giremeyecek. Savaşçılar uyurken kendilerini bir başkasının görmesine asla izin vermezmiş, zira bu zayıflık işaretiymiş. İnsanlar inanç sisteminin üstündeki binlerce yıllık tozunu silkeleyip uykudan uyanma durumuna gelmiştir.
Zihin
Öğretilmiş çaresizliklerin hepsi ama hepsi zihinsel zehirler bizim için. Uyku, yeme, içme, seks, hastalık, yaşlılık ve ölüm… hayatımızı bunlar yönetiyor!
Enerjin maddeleşmiş hali olan bedenimiz bizim yaşam mücadelesi verdiğimiz yer. Elinin tersiyle geri çevirdiğin her yiyecek, her içki, her sigara, her ilaç; uykudan yırtılan her saat; seyredilmeyen her haber, her dizi, açılmayan her televizyon; iradeye sahip olduğumuz her an savaştan galip çıktığımız andır. Tüm bu saydıklarım ve saymadıklarım insanın enerji kaybında önemli rol oynar.
Dinsel ve toplumsal geleneklere bağlı insanlar, hipnotik uykularından uyanarak doğudaki gibi bir öğretiyi izlemeye başladıkları zaman, düşünce sistemlerinin içine fiziksel olarak da ölümsüzlük fikrinin yerleştiğini görecekler. Ölüm korkusunun alt edilmesi psikolojimizi belirleyen tüm sınırları alt üst edecek ve yaşam kalitemizi artırarak uzun ömürlü bir hayat sürmemizi sağlayacak. Ebedi yaşam, aynı zamanda tüm yoksullukları, hırsızlıkları, suçu ve ahlaksızlığı da beraberinde yok edecek bir panzehir.
Düşüncelerle zehirlediğimiz zihnimiz yüzünden olumsuz duygular ve yıkıcı durumlarla gün içinde pek çok kez kendimizi zaten öldürüyoruz. Yukarıdaki şeylere dikkat edebilirsek en azından daha az ölmeye başlarız. Az öl, çok yaşa…
İnsan daima yaratır. Düşünce ışık hızında hareket eder ve gerçekleşmek için dört döner. Geçmişimiz, şimdimiz ve geleceğimiz beynimizin yarattığı bir yanılsamadır. O yüzden ne deneyimler, ne tarihten alınacak ders, ne de gelecekten beklentiler… Bunların hepsi düşlerimizin birer gölgesidir.
İster yoksulluğa, ister zenginliğe, ister hastalığa, ister ezik olmaya neye inanırsan inan, onu yaratmaya devam edersin.
İnanç pastası o kadar büyüktür ki herkes ama herkes illaki payını alır. Kimsenin inancı bir diğerinden daha üstün değildir, çünkü herkes inancını dibine kadar yaratır ve onu yaşar.
İnsanlar inançlarının gücünü ölmek yerine yaşamaya yönlendirebilseydi, dağları yerinden oynatacak güce sahip olabilirdi. Hastalık, yaşlılık ve ölüm insanların asırlardır tapındığı yegane tanrılar oldu. Yaşamdan, hayallerinden, sevgiden bu şekilde uzaklaşmaya başladılar. Herkes inandığı şeye dönüşmeye başladı. Herkes kendi sefilliğini, hastalığını, ölümünü bozmadan korumaya yemin etmiş gibi yaşamaya başladı.
Yardım kuruluşları, ilaç ve gıda sektörü, dini kurumlar, güzellik merkezleri, kişisel gelişim merkezleri kasıtlı ya da bilinçsizce ölüme hizmet ettiler; ölüm düzenini beslediler. Güzellik, sağlık, refah, huzur ve uzun yaşam mesajlarının altında ölüme kayıtsız şartsız bir bağlılık yatmaktadır.
Çalışmaya ve seçim yapmaya inanan, planların ve programların yapıldığı, gerçeklikten kaçan, doğadan uzaklaşmış bir dünyaya aidiz. İnsanlar gelecek korkuları yüzünden, beklentilere duydukları bağımlılıklarla güven alanı yaratırlar. Bir kuyu kazarak okyanusları içine sığdıramazsın. Plan yapmak bundan ibarettir. Hayatı topluma ve kitlelere uyarak koyun gibi bağımlı olarak yaşadık. Kitleler yıkıcı ve yok edicidir. Her şeyden etkilenen bir mekanizmadır. Kitleler hayal kuramaz. Sadece bireyler kurabilir.
Sıradan insanın sadakat duyduğu tek şey ölümdür. Tek özgürlüğü ise bu ölümün nasıl olacağını kendisinin tayin edebilmesidir. Bunun için de korkularının, yakıcı ve yok edici düşüncelerinin esiri olur.
İnsan bedeni kainattaki en mükemmel mekanizmadır. Bu mekanizmanın içine etmek için kendimize izin verdik. Onu yok eden tüm duygu ve düşünceleri, korkuları, çaresizlikleri yarattık.
Bedenimizdeki tüm organlar duygularımızla özdeşleşir. Başımıza gelen, hazmedemediğimiz, takıntı haline getirip kurtulamadığımız duygular, bağırsaklarda sindirilemeyen besinlerle özdeşleşir. Zehirli düşüncelerden kurtulamazsanız, karaciğer de bedeni zehirlerden arındıramaz hale gelir. Hayattan tat alamadığınız vakit, şeker hastası olursunuz, pankreas iflas eder. Daha pek çok örnek sayılabilir. İşin en ilginci ise zihinle bedene yaptığınız şey gibi, bedeninize ne yaparsanız dünyanın da başına aynı şey gelir. Dünya sen, sen ise odur.
Bu yüzden kendinizi sürekli gözlemleyin. En küçük hücrelerinize kadar varlığınızın farkında olun. Her türlü zehirli düşünceyi, kaygıyı, korkuyu, daha yüreğinizde filizlenmeye başladığı ilk andan itibaren yakalayıp sonlandırın. Korkunun yerine sevgi yükleyin.
Sizin dışınızda var olan hiçbir şey sizi mutsuz edemez, ama sizin mutsuzluğunuz dünyadaki tüm mutsuzlukların kaynağı olabilir.
Beden titreşimlerle hareket eden hücrelerden oluşur. O her zaman çocuğun saflığıyla, sevgi ve neşeyle titreşmelidir. Beden asla yalan söylemez.
Kurumsal hayat, bitmeyen seyahatler, 7/24 sanal dünya, şehir hayatı, trafik, aile işleri, hastalıklar, ekonomi, alkol, sigara, ve daha bir dolu bahane kendinizi aklamak için kullanacağınız gerekçelerden başka bir şey değildir. İnsanın bedenini böyle bir duruma sokabilmesi için kendine olan saygı ve sevgisini yitirmiş olması gerekir. Varlık, beden, dünya… Hepsi Bir’dir ve tekdir; aynıdır.
Fani kaderinin, başına gelen tüm berbat olayların, deneyimlerin, kendi dışındaki bir takım engeller ve kötülüklerden kaynaklandığına inanan insan, dünyanın kendisinin bir yansıması olduğunu idrak edemediğinden, yansımayı değiştirmek için önce kendini değiştirmek gerektiğini de idrak edemez.
Kibir, kendinin düzeldiğine ve artık başkalarına yardım etmeye hazır olduğuna inandırır seni. Dünyaya yardım etmek için yapılacak tek şey uykundan uyanmaktır. Dünyanın yardıma muhtaç bir kurban olduğu düşüncesinden kurtul. Onun senden ayrı bir gerçeklik olmadığını bil. Sen ve o Bir’siniz.
Dünyayı iyileştirmek istiyorsan, o halde önce kendini iyileştireceksin. Dünya tam da senin hayal ettiğin gibidir. Düşüncelerinle onu sen yarattın. Bu yüzden hem düşüncelerini hem de bedenini iyileştirerek işe başla. Özüne dön ve özünle bir ol.
Kendini özüne ada. Sadece kendi içindeyken her şeyin farkındalığına varabilirsin. Ancak bu sayede gerçekten düşleyebilir ve düşlerini gerçekleştirebilirsin. Bu sayede sıradan yaşam düzleminden bir adım öteye geçebilirsin.
Varoluşta her şey yavaştır. Gerçek eylem eylemsizlikten gelir. Var olmadığını anladığın an, gerçekten var olursun.
Gönüllü cehaletten sıyrılmayı bir milim bile becerirsen, finans sektöründen papalara, bu piramidin en tepesine kadar sarsıldığını göreceksin. Bunun için birey olmalı, bireysel devrimini gerçekleştirmelisin. Olayların doğasını değiştirmek istiyorsan önce kendi vizyonunu değiştirmen gerekir.
Geçmişin gölgesinde sürekli takacak maskeler arıyoruz. Rollerin hapsinden ancak yaşadığımız tekrar eden verimsiz deneyimlerden bıkıp hayal kırıklığı yaşadığımızda kurtuluyoruz. Oyun sırasında kasıtlı olarak bu maskeleri takıp çıkarıyoruz. Halbuki bir rolü oynamak demek, o şeye inanmamak demektir. Adı üstünde rol yapmak… Role kaptırır özdeşleşirsen hayatındaki tek gerçek o olmaya başlar. Bu da seni zamanla bağımlı kılar. Roller sistemin bizi meşgul etmek için üzerimize yüklediği maskelerdir. Bizler de bu maskelerin ardında, “meşgulüm” bahanesiyle yaşamaya devam ederiz.
Oynadığımız rolden kurtulmanın yada özgürleşmenin tek yolu ise o rolü gerçekten hakkını vererek mükemmel bir şekilde oynamayı başarmaktır.
Eğer hücrelerindeki her bir titreşimi değiştirip yükseltmeyi ve sevgiyle doldurmayı başarabilirsen, dünyadaki tüm sıkıntıların, savaşların, yoksulluğun, ötekileştirmenin yok olduğunu ve birlik, beraberlik, uyum ve sevginin var olduğunu göreceksin.
Senin dışında hiçbir güç seni alt edemez.
Hem hayal kurup, hem başkalarına ya da bir şeylere bağımlı olarak yaşayamazsın.
Birey ol. Bağımsız ol. Asi ol. Kimseye bağımlı olma. Var olma nedenin düşlerini gerçekleştirmektir! Hayatı dibine kadar yaşamaktır!
Tüm hücrelerini sevgiyle doldur. Sadece seven insan özgürdür. Ve sadece özgür insan sevebilir. Ve yine sadece seven insan sevdiğini özgür bırakabilir. Özgürlük ve sevgi gerçekliğin iki yüzüdür. Sevmeyenler ise bağımlıdır. Korku doludur. Benzerlik sıradanlıktır. Sıradan insanın bir geleceği yoktur. O hep geçmişiyle yaşar. Tekrara girer. Sıradan insanın gerçeği şüpheler, kaygılar, korkulardan ibarettir.
Sen benzersiz ol. Sıra dışı ol. Aykırı ol. Korkusuz ol. Korkusuzluk sevgiye ve bütünlüğe açılan tek yoldur. Korkusuzluk ancak sen korkacak bir şey olmadığını fark edebildiğinde gerçekleşir.
Silkin ve kendine gel. Uyan.
Hayat güzel. Yaşa onu.
Dibine kadar!

6 Ekim 2015 Salı

TAO

Çin’de bir süre kalıp Qigong ve TaiChi eğitimleri alıp geri döndüğümde, kendi ailem bile Tao Te Ching öğretilerinden dolayı bana dinden çıkmış muamelesi yaptı.
Şunu baştan ifade etmeliyim ki Taoizm bir din değildir. Tüm dinlerden daha eski bir felsefe, daha doğrusu bizim deyimimizle bir nasihatnâmedir.
Bizim aksimize haritanın doğusunda birbirine karşıt inanç ve düşünceler üzerine değil, karşıtların birliği ve bütünlüğü üzerine kurulu bir algı vardır. Bunun ilk kuralı ise doğayı olduğu gibi kabul etmekten geçer. Bu kabulleniş, bilimsel yaklaşımlar sergileyerek değil, sadece gözlemci kalarak gerçekleşir. Doğaya müdahale, sırlarını çözme, üstün gelme çabası yoktur. Yağmur bulutları yaratmak, yapay depremler oluşturmak, su yataklarına HES’ler (hidro elektrik santrali) kurmak, ormanları rant ya da insan çıkarı uğruna katletmek gibi şeyler yoktur. Sadece doğaya uyum sağlamak vardır. Onun bir parçası olduğunu idrak edip, onunla bir olmayı kabul etmek vardır.
Doğanın işleyişi konusundaki bilimsel çalışmalar kışkırtıcı rol oynar. Doğa karşısında saygılı bir cehaletle susmak ise bilgenin yoludur.
Pek çok kişi Taoizme mistik bir yaklaşımla bakar. Halbuki mistik inanış bir Tanrı arayışıdır. Taoizmde Tanrı yoktur. Güncel yaşamla ilgili nasihatler vardır. İçinde Tanrı geçmiyor oluşu pek çok kişi tarafından dinsizlik olarak da yorumlanır. Atesit inanış diyenler de vardır. Taoizm bir din ya da inanış değildir. Ne tanrıdan ne de tanrısızlıktan bahseder. O sadece bir yoldur. Tao’nun kendisi ise açıklanması çok zor bir kelimedir. Taoizmdeki nasihatlerin günümüzün kibirli, açgözlü, hırslı, paragöz, maddiyatçı, çıkarcı, bencil ve acımasız toplumlarını yola getirmesini düşünmek zordur. Ancak yine de sırf bu saydıklarımdan dolayı da Taoisme ihtiyaç kaçınılmazdır. Zira o hiç bir inanç gurubuna olmasa da herkese hitap eden bir öğretidir. Lakinz bu öğreti yine de maddi başarı ve kariyer üzerine kurulu, sömürmeyi ön planda tutan sistem tarafından dışlanır.
Taoizmde doğa sorgulanmaz. Doğayla bütünleşip bir olmayı başaran insan, batılı felsefede natüralist olmayı başarır. Toplumsal örgütlenmeler doğaya uyumu imkansız hale getirebilir, çünkü doğal olana müdahale söz konusudur. Toplum kurallarına uymaya başladıkça insan doğadan kopmaya başlar.
Batılı sistem zayıf ve fakir ülkeleri kendi çıkarları uğruna sömürmeye ve kullanmaya devam ediyor. Bu sömürü düzenine aykırı herhangi bir öğreti Avrupa ve Amerika’nın ideolojisine ters düşer. Eğer batılı düşünce devam ederse insan kendi sonunu hazırlıyor demektir; ama bir umut, doğulu düşünce kazanırsa yeni bir uygarlık aşamasına ulaşmış olacağız.
Dünyanın silkinmeye ve daha yaşanabilir bir yer olmaya ihtiyacı var.
Her ne kadar öğreti Çin’den de gelse, batılı sistem türlü oyunlarla tıpkı Rusya’ya ve diğer ülkelere yaptığı gibi Çin’e de sinsice girip, başta gençliği yozlaştırıp çürütmenin, değerleri yok etmenin yollarını aramaktadır. Bunun en bariz örneğini evinde bir süre kalma fırsatı bulduğum hocamdan duydum. Kendisi ulvi öğretiler peşinde koşarken, çocuğunu sırf iyi İngilizce öğrensin diye gönderdiği kolej deneyiminden sonra bana sadece şunu söyledi: “O artık bir Çinli değil!”
Eğer Çin, Batıyla teknoloji alanında işbirliği ve rekabet içine girerken kendi değerlerinden uzaklaşmaya başlar ve kapitalist düzenin büyüsüne kapılırsa, haritanın o kısmı da hastalanacak demektir.
Bruce Lee’nin su gibi olmayla ilgili videolarını hepimiz izlemişizdir. Su yeri geldiğinde engelleri aşar, yeri geldiğinde çukurları doldurur. Zayıf görünse de kayaları aşındıran odur. Boşluk Taozimde bir potansiyelin varlığına işaret eder. Her şey mümkündür, hiçbir şey için geç değildir. Dolu olanın ise başka seçeneği kalmamıştır. Ya dolu kalmak için savaş verecek, yeni olan her şeyi reddedecek, ya da boşalmayı bilecektir.
Bu yüzden öğretide rekabete yer yoktur. Azla yetinmek, mütevazi bir yaşam sürmek esastır. Eşya biriktirmek, maddiyat ve değerli şeyler büyük yüklerdir. Zira bunlara sahip olmak bu sefer onları korumayı ve elde tutma çabasını, ve hatta kaybetme korkusunu beraberinde getirir. Rekabet etmeyen insanlar birbirine daha saygılı ve sevgi dolu olurlar. Arkadan iş çevirmezler. Kavga etmezler. Yardımsever olurlar ve yardımı çıkar için yapmazlar.
Nüfusu giderek artan, kaynaklarını ise hızla tüketen insanoğlu doğadan gittikçe uzaklaşmıştır. Tüm bunlara rağmen ihtiyaç fazlası üretim devam etmekte, üretim fazlası da üremenin çoğalmasına yol açmaktadır. Kapitalist düzen her şeye rağmen her gün daha da fazlasını istemekte, kimse azla yetinmemektedir. İnsanları daha fazla istemeye iten sistem daha fazla üretim yapar ve daha da zengin olur.
İnsan dışında her şey doğaya uygun yaşar. Çiçekler, ağaçlar, börtü, böcek tüm canlılar ve varoluş doğayla uyum içindedir. Bir çiçek başka bir çiçeği renginden ya da daha güzel koktuğundan dolayı yargılamaz. Üzerine kar yağdığı zaman küfretmez. Bir hayvan başka bir canlıyı tamamen yok etmeye yönelik yaşamaz. Avlanmanın ya da bölgesini korumanın dışında keyfi bir saldırıda bulunmaz. Eskiden bu durum insanlık için de geçerliydi. Avcı-toplayıcı toplumlar da aynı mantıkla yaşardı. O zamanlar kabileler vardı. Herkes kendi bölgesini korumak için diğerine saldırır ancak hiçbir zaman diğer kabileyi yok etmeye yönelik bir hırsa kapılmazdı. Böylece herkes kendi değerlerini korumuş olurdu Tüm bu düzen tarım devriminin gelmesiyle insanların yerleşik hayata geçmesi ve köylerin, derken kasabaların ve krallıkların, imparatorlukların kurulmasına kadar giden süreçle bozuldu. Yerleşik hayat süren ve sürekli üreten insanlar, sürekli de üremeye başladı. Zira üretim ve üreme arasında inanılmaz bir denge vardı. Son yüzyılın sadece son yarısı bile olmayan bir zaman diliminde insan nüfusu iki katına çıktı.
Bir yandan Taoizm anlatayım diyorum, diğer yandan kopup gidiyorum.
Tao Te Ching olayların doğal seyrine müdahale etmeme anlamına gelir. Yani olayların kendiliğinden oluşmasına izin vermektir. Yağmur istiyorsan çamura küfretmeyeceksin. Yağmur doğal yoldan yağarsa senindir ama yağmur bulutları yaratmaya çalışıp, yapay yağmurlar yağdırmaya çalışmak doğaya müdahaledir. Sadece ihtiyaç fazlası üretime dur diyerek nüfus planlaması yapabilecekken, insanlara kondom dağıtmak ya da bir takım virüsler üreterek veya depremler yaratarak kitlesel azalmalar yaratmak çözüm değildir. Nasıl yaratıldığını ve işleyişini bilmediğiniz bir şeye, biliyormuş gibi müdahale etmek ve ona üstün gelmeye çalışmak, ona sadece uyum sağlamaya çalışmaktan daha zor ve aptalcadır.
Kendine uygarlık diyen ve sırf kendi çıkarları ve sömürgeleri uğruna yüz milyarlarca insanın ölümüne neden olan Batı uygarlığı uygarlık lafını kesinlikle hak etmiyor.
Öldürmemek, rekabet etmemek, sevmek ve mütevazilik… bunlar Taoizm’in temel ilkeleridir. Bu hiçbir toplumun tarihinde yok. Çin’in tarihinde de yok. Dinlerin tarihinde bile yok. Kitaplarında yazmasına rağmen… Dini yayma uğruna öldüren, kendi dindaşları arasında bile birbirini hâlâ öldüren toplumlar mevcut. Müslüman’ı Müslüman’a kırdıran batı, çıkarları uğruna uygarlığını kaybediyor. Dindar kesilen Ortadoğu ise cehaletinin, öfkesinin ve sevgisizliğin kurbanı oluyor. Bu yüzden Taoizm taze bir ihtiyaç olarak hala gerekliliğini koruyor.
Yin-yang, yani karşıtların birliği, dünyaya denge getirecek tek kavramdır. Her şey zıddıyla birdir. Yin-Yang’la ilgili daha önceki yazımıa Kim Yin Kim Yang linkinden ulaşabilirsiniz.
Tüm tarih boyunca en mutlu toplumlar ilkel köy toplumları olmuştur. Yerleşik yaşam sonucu ulaşılan kentsel ve kurumsal yaşam bizi bitiren şey olmuştur. Otorite insan ve toplum üzerinde bir güç inşa eder. İnsanlar da bunu körü körüne kabul ederler. Hiçbir devlet otoritesi toplumları şimdiye dek mutlu etmeye yetmemiştir. Bundan sadece otoriteler sorumlu değildir. İnsanlar da hiçbir zaman öğretideki kadar masum değildir. Dünya sömürülemeyecek kadar zengin ve özgürdür.

İnsan Bilgisayar Gibidir

İnsan bilgisayar gibidir. Her hücremiz bilgisayarın en ufak parçacıklarına benzer ve aynen bilgisayardaki gibi kodlanıp programlanabilir. Çocukluğumuzdan beri bizlere de yapılan budur. Büyüme, yaşlanma ve ölümle sonuçlanan süreç tamamıyla bedenimizin kodlanması sonucudur.
Kabullenip kendi kendimize yarattığımız her düşünce, ışık hızıyla gerçekleşmek üzere harekete geçer ve önce bedende kendini gösterir. Bedenin kendisi de enerjinin maddeleşmiş halidir zira.
Bedendeki sonsuz hayat gücü ya da ölümsüzlük dediğimiz şey, insanın hayatta kalma içgüdüsü edinmesiyle ve maddeleştirdiği bedenin büyüsüne kapılmasıyla yok olmaya başladı. Her ne kadar beynimizin sürekli mantık yürütmesinden yakınsak da aslında beyin mantık yürütemez hale getirildiğinden, mantık gücü azaldıkça yerini korkulara bırakmaya başladı. Düşünceleri beyin değil korkular yönetmeye başladı. Korkular beraberinde hastalıkları, acı ve ıstırapları, kin ve nefreti, ölümleri getirdi. Bu hayatta kalma içgüdüsü de hücrelerde kodlanıp programlanarak nesilden nesile genetik kod olarak aktarılmaya başlandı.
Bedensel deneyimlere hapsolan bizler içimizdeki Tanrı’dan uzaklaşmaya başladık. Maddenin içinde sınırlı yaşamlar sürülmeye başlandı. Bu sınırlamalar gün geçtikçe daha da abartıldı. Evrenin sınırsızlığı düşüncelerle yok edildi. Bedenlerin içinde hapsolan insanlar birbirlerinin egolarından etkilenmeye ve onların etkisi altında kalmaya başladı. Bunlardan kimisi bazı mistik ve liderlik özelliklerini öne çıkararak diğerleri üzerinde üstünlük kurmaya başladı. Güdülmeye hazır koyun sürülerini görenlerin iştahları kabardı ve güçlerini artırabilmek için korku toplumu yaratmaya başladılar. İnsanı yönetmek için kaba kuvvet, kılıç, silah kullanmaya gerek olmadan böylesine basit bir şekilde yönetebilmek harikaydı. Bunun için yapılaması gereken tek şey ise Tanrının içimizde olduğu gerçeğinden insanları uzaklaştırmak oldu. “O” bizim dışımızda var olan, çok uzaklarda bir yerdeydi. İnsana defalarca dikte ettirilen bu yanılsamalar bir süre sonra insanın gerçeği haline geldi. Mantığın yerini artık korku aldığı için her masalı dinlemeye hazır bir toplum üretildi. Tanrıyı bilmenin, ona ulaşmanın tek yolunun peygamberler, din adamları ve din kurumlarından geçtiğine inandırıldılar. Kolektif bilinç her şeyi ele geçirdi. İnsanın kendi serüvenlerini yaşama hakkı elinden alındı.
İçindeki sonsuz gücü unutan insan korku içinde, kendini savunmasız, aciz ve ölümlü olarak kodlamaya başladı. Ölüm öğretilirken hayat unutturuldu. İnsan öğretilirken Tanrı unutturuldu. Tanrı sadece cezalandıran ya da mükafatlandıran uzak bir meta olarak kabul edildi. Kodlanıp kabul ettiğimiz yanılsama (illüzyon) kendimiz de dahil etrafımızdaki her şeyi yaratmaya başladı.
Öğreti içinde yüzen, diğerlerine göre nispeten aydınlanmış pek çok ruhani insan bile halen her şeyi bilme ve yapabilme gücünde olduğunu idrak etmekten çok uzak. Buna ben de dahilim. Bu yüzden de halen yönetilmeye ve masal dinlemeye devam ediyoruz. Daha doğrusu buna izin veriyoruz, göz yumuyoruz.
Tanrıya ulaşmanın yolu birtakım mekanik araçlardan geçiyor: dualar, ritüeller, meditasyonlar, ayinler, oruçlar, dini zorunluluklar… bunlara kapıldıkça ruhumuzdan uzaklaşıyor, Tanrının da cennetin de aslında içimizde olduğu gerçeğinden uzaklaşıp duruyoruz.
İçimizdeki Tanrı düşüncedir. Zira düşünce en büyük yaratıcıdır. Düşünce ışık hızında yol alır, amacına ulaşır ve gerçekleşir. Düşünce enerjidir ve illaki maddeye dönüşür. Düşündüğünüz ve hissettiğiniz şeyler hayatınızın gerçeği haline dönüşür.
Kendini sınırların içine hapsetmekten vazgeçen insan hayatın gerçekleriyle ilgili sorular sormaya başlar. Hayatı ve yaşanan şeyleri sorgular. Aynı çocukların bıktıran “nedeeen?” soruları gibi.
Sorgulamaya başlayan insan neden hükümetlerin ikiyüzlülüklerinin, dogmaların, törelerin, toplumun esiri olduğunu ve bunların kendisini nasıl, ne denli etkilediğini sorgulamaya başlar. Bu sorgulamayı yapabilen insanlar, sınırlarını aşabildikleri için diğer insanları da daha çok sevebilmeyi başarırlar. Hayatın gerçekliğinde hiçbir şey başka bir şeyden daha üstün, daha güzel, daha iyi değildir. Her şey birdir ve eşittir. Her şey maddeleşme halindedir. Bunun aksini sadece kolektif düşünce yaratır.
Sizden pek çok şey alınabilir. Sizden henüz alınamayacak tek şey bilgidir. Bilgi size yaratma yeteneği verir. Bu da içinizdeki tanrıyı serbest bırakmanın bir yoludur. Bilgi size özgürlüğünüzü getirir. Bilgin varsa korkun yoktur; zira bilinmeyenden korkulur. Sizi esir eden, tahrik eden, korkutan, bastıran hiçbir şey kalmaz. Korkunun üzerine bilgiyle gitmek aydınlanmanın ta kendisidir.
İnsanlığı asırlardır yöneten korkuların, masalların ve dayatmaların gerçek olmadığını anladıklarında, insanlar kim oldukları gerçeğine daha da yakınlaşıyorlar. Tanrı korkusu yerini sevgiye bırakıyor. İnsan sevdiği şeyden neden korksun ki?
Eğer beyniniz tam kapasite çalışsaydı maddeleşmiş bedeninizi tekrar enerjiye yani ışığa çevirip sonsuza dek yaşayabileceğini biliyor musunuz? Eksilen bir uzvunuzu düşünce gücüyle tekrar var edebileceğinizi? Bedeninizi kusursuz bir şekilde iyileştirebileceğinizi? Hatta ve hatta şekil değiştirebileceğinizi? Ya da bedeniniz de dahil olmak üzere bir yerden bir yere ışınlanabileceğinizi?
Bunlar dehşet verici geliyor kulağa. Özellikle kimimiz yapabilir kimimiz yapamaz durumda olursa, yapanlar yapamayanlar üzerinde nasıl bir üstünlük kuracak kim bilir?
Beyin sanıldığının aksine düşünce üretmez. Düşünceler özden gelir. Biz buna Qigong gibi öğretilerde Dantien diyoruz. Hani “karnımızdaki ikinci beyin” olarak yer alan kısım; ama aslında asıl beyin ya da ruhun olduğu yerdir burası. Beyin gelen düşünceleri elektrik akımına çevirip, bunları harmanlayıp, yorum katarak merkezi sinir sistemi vasıtasıyla bedenin her noktasına yayar. Eğer deneyimler, travmalar ve anılar devreye sokulursa beynin buna kattığı yorumla ilk saf ve temiz düşünce bambaşka hallere gelebilir.
Her düşüncenin de belli bir frekansı vardır. Beynin bu frekansları alabilmesi hipofiz bezi (3. Göz) sayesinde olur. Bu bir nevi frekans ölçen bir alet gibidir. Beyni yöneten asıl merkez burasıdır. 7. Çakra olarak da bilinir. Beynin değişik kısımlarını değişik frekansları alabilmesi için aktif hale getirir. Düşüncenin sınırsız olmasını sağlayan, kapasitesini artıran ve bedene yayılacak hale getiren yer burasıdır. Tüm deneyimlerin kapısını açan yer de burasıdır.
Hipofiz beyni kullanarak salgıladığı hormonları epifize akıtır. Epifiz 6. Çakra olarak da bilinir. Omuriliğin hemen üstünde yer alan epifiz aldığı bilgileri omurilik vasıtasıyla salgıladığı hormonlarla bedene yayar. Böylece düşünce frekansları bedene yayılır. Kana karışan bu salgılar bedende denge ve uyum sağlar. Düşüncenin frekansı yükselirse hormonların sayısı da artar. Beyin böylece daha yüksek frekansta titreşimlere hazır hale gelir.
Düşünce ilk Dantiene geldiği zaman Dantien seçim yapmaz. Düşünceyi olduğu gibi kabul eder. Yargılamaz. Yorum katmaz. Düşünce beyne ulaştığı zaman mantık süzgecinden geçer ve egoya takılır.
Egoyu anlatmaya gerek yok, hepinizde fazlasıyla olan ve bundan muzdarip olduğunuz kolektif bir eğilimdir kendisi. Egonun beyne girmesine izin verdiği her düşünce frekansı elektrik akımına çevrildikten sonra bu frekansa beynin hangi tarafı uygunsa hipofiz tarafından orası aktif hale getirilir. O da gerekli akımı epifize yönlendirir. Epifiz aynı zamanda merkezi sinir sistemini yöneten yerdir. Elektriksel düşüncenin ana yolu omuriliktir. Biz buna Qigong’da Du meridyeni diyoruz yani merkez meridyeni. Yol alan elektriksel akım kuyruk sokumuna kadar gelir. Buradan da kana karışarak bedenin her yönüne, her hücresine dağılır. Elektrik akımı hücreleri titreştirerek onların kendini kopyalamasını sağlar. Bir nevi klonlama yöntemidir bu. Hücreler kendi kendini yeniler. Yani düşünce bize hayat veren şeydir aslında.
Düşünce bedeni besledikçe bedenin her hücresi buna yanıt verir. Bu da duygu ve hisleri yaratır. Duygu da kayıt altına alınmak üzere ruha havale edilir.
Bilgisayara benzeyen bedenimizde ruh, en büyük hafızaya sahip harddisktir. Tarafsız bir kayıt cihazıdır. Duygusal hissettiğiniz bir anda bir düşünceyi çağrıştırıyorsunuzdur. Ruh bu hissi yeniden kullanabilmeniz için kayıt altında tutar. Bellek bu şekilde oluşur.
Bellek işin özüdür; tamamen duygusaldır. Duygular görsel imajı yaratır. Yani resim, ses, tat gibi şeyleri kaydetmez. Onlara ait duyguları kaydeder.
Adını koyabildiğiniz her şey deneyim ve travmalara bağlı birer duygudur. Çiçeği görür, koklar ya da tadarsınız. Onu hissedersiniz. Onu çiçek yapan duygusal deneyimlerinizdir. Çiçeği kendi deneyimlerinize göre hissetmişsinizdir. Düşünce hissedildiğinde ortaya çıkan duygu kayıt altına alınır. Bu bilgi tüm bedene yayılır. En son beyniniz duyguyu tanımlayacak bir sözcük üretir: Çiçek!
Bilgi bir şeyin kanıtlanması değil, duygusal olarak deneyimlenmesidir. Ancak hissedebildiğiniz zaman “biliyorum” dersiniz. İstediğiniz her şeyi bilmekle, ışık hızında bunu gerçekleştirme yeteneği hepimizde var.
Arzularınızı gerçekleştirmek için gereken tek şey arzularınızı hissetmektir.