7 Mart 2013 Perşembe

Ne Kadar İçtensin?



içten

“Seni seviyorum”, “Seni seviyorum” , “Seni seviyorum”... Ne kadar romantik, duygusal, anlamlı... Söylenmesi, yazılması, çizilmesi... Oysaki ağızdan çıktığı anda, kelimelere dönüştüğü anda değerini yitiren birşey olduğunu farkettiğinizde acaba sevmekten de vazgeçer miydiniz? Elbette vazgeçmezdiniz. Çünkü sevmek “içten” gelen bir şeydir..

Peki içtenlik nedir? Tomurcuk kırıldığında çiçeğe dönüşür. Kalp kırıldığında hislere. Çiçek ise kırılmaz. Kırılan tomurcuktur ve iyi bir amaç uğruna olur bu. Şimdiye dek sevmek olarak düşündüğünüz şey sevgi değildi. Gerçek sevgide kalp kırıklığı yaşanmaz. Kalp kırıklığı sadece ve sadece isteklerin, beklentilerin, umutların kırıklığıdır.

Çocuklar kendilerine en fazla “seni seviyorum” diyenleri değil, bunu hiç telafuz etmeyen ama hal ve tavırlarıyla belli eden, hatta “cool” davranan nine veya dedelerini en çok severler.

Ah şu kelimeler.. “kelimeler yetersiz kaldı” deriz çoğu zaman. E yetersiz ise söyleme kardeşim, sadece hisset. Sabahtan akşama kadar kelimelerin içinde boğuluruz. Herşeyin bir amacı ve hissayatı olmalıdır bizim için. Bu amaç arayışı içerisinde amaçlarımızı yitiririz. Kelimeler endişelerin kaynağıdır. Kelimeler olmadan endişelenmeniz mümkün değildir. Şimdi 10 dakika kadar hiç bir kelime kullanmadan endişelenmeyi deneyin. Yapamazsınız, kelimelere mahkumsunuz. Dostluklar, ilişkiler bile kelimelere bağımlıdır. “Çok güzelsin”, “seni seviyorum”, “sen harikasın” gibi laflar duyduğumuzda egomuz şişer, çoğu kadın buna tav olur, aşık olacağı yoksa bile aşık olur. Değer verdiğiniz, içten hissettiğiniz şeyleri kelimelere dökemezsiniz. Gerçek dostluğun, gerçek sevginin kelimeleri yoktur.

Abdullah diye çok sevdiğim ve bu sevgiyi kelimelere dökemeyeceğim bir arkadaşım var. Evli ve şimdi yeni baba oldu. Onlara gittiğimde eşi mutfakta iş yaparken 15 dakka sonra çıkar gelir. “Ya kulağımı dayadım birşey duyar mıyım diye, iki insan bir araya geip 15 dakika öylecene oturur mu yav?” diye dalga geçer. Sevdiğiniz biriyle beraberken sadece susmanız bile yeterlidir. Sevginizi kelimelerle ifadeye gereksinim yoktur. Dostlarınızdan, sevdğinizden hep kelimeler istersiniz. Size ne kadar değerli olduğunuzu, sizi ne kadar sevdiklerini söylesinler istersiniz. Sevdikleriniz size hiçbirşey söylemeden dahi sadece yanınızda olmaları yettiği an gerçek içtenliğe kavuşacaksınız, sessizlikte bile..

Güneşin doğuşunu, batışını, açan papatyaları seyredersiniz. Elbette çok güzel duygular oluşturur içinizde. Ne zaman bunu kelimelere dökmeye çalıştınız, o zaman içtenliğinizi kaybedersiniz. Artık o düşünceler geçmişte kalan hislere dönüşür. “Istanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı”.  

Güzel bir şey görürsün. Hemen onu satın alıp evin bir köşesine koyarsın. Ona her gün bakar mısın? Her gün aynı güzle hisleri besler misin? Güzel bir şey karşımıza çıktığında hemen ona sahip olmak isteriz. Sahip olma aşaması o güzelliğin içine eder. Güzel bir kız yada oğlan gördüğünüzde onları o kadar çok sevmek istersiniz ki onlara nefes alanı bırakmazsınız. Olan budur! İnsanlar sevgilerin altında boğulmaya başlar. İnsanlar aşk acısı çeker! Aşk yoksa acı da yoktur. Birine aşık olduğunuzda yüzünüze bakıp bir tebessüm alamazsınız dünyanız yıkılır. Sevmediğiniz biri ise acıtamaz. Acı sevginin bir parçasıdır. Bunu ise kabullenmek istemezsiniz. Her zaman güzel sözler duymak ve sevilmek istersiniz. Güzel olanı sahiplenmek yerine ona teslim olmak gerekir. Güzelliği seversen güzellik baki kalmaya devam eder. Güzel bir çiçek gördüğünde tüm kalbinle hissedersin, onu koparmak istemezsin, güzelliği baki kalır.

Sevgi bütünlüktür. Akarsu gibidir. Herşeyi beraberinde sürükler. Bunun içinde suya düşen mis kokulu çiçekler de vardır, suya atılan moloz parçaları da. Su demez ki, “sen çiçeksin gel, sen pisliksin gelme!”. Suya süt de döksen onu taşır, işesen onu da taşır. Hayatın kendisi de akarsu gibidir.

Olan bitene çok takılırsanız geçmişe kanca atmış olursunuz, olduğunuz yerde ağırlaşır, taş gibi batarsınız. Olan biten, başımıza gelen herşey taş gibidir. Yapmanız gereken “bırak gitsin” felsefesidir. Hayat bunlarla dolu olacak, kimisi iyi, kimisi kötü. Bazen istemeden birilerini incitirsin, bir başkasını incitememek için ekstra çaba sarfedersin, bakarsın onlar da incinmiş, bazen istemeden kendin incinirsin. Herkes bir kalp kırıklığı yaşar. Bu olgun bir zihnin yada olgunlaşmış bir sevginin doğasına aykırıdır. Bu tip sorunlar yaşadığınız insanlarla günler hatta seneler sonra biraraya geldiğinizde yapmanı gereken tek şey hiç birşey olmamış gibi davranmaktır. Hatta ilk defa biraraya geliyormuşcasına. Tamam bir zamanlar aranızda birşeyler yaşandı, sonra ayrı düştünüz falan filan.. Ne olmuş yani! Şimdi tekrar biraraya geldiniz, kendi safınızda hiç birşey olmamış gibi davranın, sizin dünyada hiçbir düşmanınız yok. Hayatı da hiçbir düşmanınız yokmuş gibi yaşayın.

“Seni seviyorum”a dönecek olursak... Bizim sorunumuz sevgimizi çok fazla ifade etme ihtiyacı duymak. Sevginizi çok fazla ifade etmeye başlarsanız, ifade edecek başka birşey kalmamaya başlar. Zaten herşeyi ifade ettim diye düşünmeye başlarsınız. İçi boşalmış bir hale döner. “Ne kadar güzelsin, seni çok seviyorum” diyebilirsiniz. Bunlar sadece kelimelerden ve düşüncelerden ibarettir. İçerde olan biten birşey yoktur çoğu zaman. Orada akan birşey yoktur, içtenlik yoktur. Karşıdakine bir fikir verme çabasıdır. Kelimeler bir kere ağızdan çıktı mı düşünceler artık mazileşmeye başlar. Kimseyi sevgiden dolayı sorumlu tutamazsınız. Sevgimden sorumluyum, bugün çok sevgi doluyum, yarın bu kadar sevgi dolu olamam, dün daha çok sevgi doluydum diyemezsiniz. Peki içerde olup biten ne? Bu benim içimde olan birşey, karşıdaki insan bundan sorumlu tutulamaz. Kişinin sadece ve sadece kendine odaklanması bir evrim niteliğindedir. Kalpteki ve zihindeki gereksiz yükleri kaldırdığınızda sevgi kendiliğinden daha fazla akmaya başlar. Bu sevgi ilahi sevgi olur. İçtenliğinizi içten yaşarsınız. Bunu karşıdaki insana ispat etmeye kalkışmak problem yaratır.
“Seni seviyorum”un ispata ihtiyacı yoktur. Bunu anlarlarsa anlarlar. Gerçek içtenlik kendi içinde zaten içten olduğunu hissetmektir. Bunu kanıtlamana yada içten olmaya ihtiyacın yoktur. Olduğundan daha içten olmana da imkan yoktur.

Sevgi çok fazla telafuz edildiğinde kısa ömürlü olmaya başlar. Onu bir tohum gibi toprağın altında tutup sürekli sulamanız gerekir. Bir insanı onu sevdiğinizden haberi olmayacak şekilde sevmelisiniz. Bunu bir sır olarak saklayın.  Peki sır olarak saklayacaksın da ne olacak? Sevgin meyvelerini hareketlerinde vermeye başlayacak. Defalarca “seni seviyorum” demek ise tam tersi yok edici olacak.

Aydınlanmış bilge bir insan kimseye “seni seviyorum” demez. Bunu ancak hissedersiniz. Her bakışta, her nefeste sevgiyi deneyimlersiniz. Mevcudiyeti bile sevgidir. Bu aydınlanmış sevgidir. Sevgi kelimelerden öteye geçmiş, maddeleşmiştir. Artık oturduğun yer bile senin sevginin titreşimleriyle doludur. Kanepe sevgiyi emer. Tüm canlılar tüm atmosfer sevgiyi çekmeye başlar.

Gerçek içtenlik zaten içinde içten olduğunu bilmek ve bu konuda rahat olmaktır. Ne başkalarını buna ikna etmeye nede kendinizi bir şekilde ifade etmeye ihtiyacanız vardır. Tohumun filizlenmesi için içerlerde bir yere gömülmesi gerekir. Ondan sonra filizlenmeye başlar.

2 şey gerçek olablir: biri ilgisizlik bir de sevgi. Birine karşı ya ilgisizsindir yada seviyorsundur. Sevginin pek çok lezzeti vardır. Öfkeli olduğunda da orda sevgi vardır. İlgisizlik atalettir, masa gibi. İçinizdeki ilgisizliği öldürdüğünüzde herşeyin ve herkesin birbirine bağlı olduğunu görürsünüz. Hepimiz içtenizdir.
Karşıdaki insanın size içtenlik duyma kaygısı sizin içtenliğinizi yok eder. Bu çok önemlidir. Peki ne yapmalıyız? Gülümseyip geçin. Onların kendi başlarına içten olmalarına izin verin.

“3 aydır beraberiz, bana bir kere bile sevdiğini söylemedin, oyun mu oynuyorsun benimle!” çok rastladığımız bir repliktir ve duracağı varsa da kaçar gider karşı taraf. Yada dokuz takla atar ne kadar içten olduğunu ve sevdiğini ispat etmek için. Dil üstüne dil döker. Halbuki buna ihtiyaç yoktur, onun hala yanında olması zaten yeteri kadar kanıttır. Fazlasını istemek, ispat istemek, ifade etmesini istemek nankörlüktür, bencilliktir, acizliktir. Onu olduğu gibi kabul etmemektir. Kendi içtenliğinizin yok olduğu andır.
Bazıları da ifade manyağı olurlar. O kadar çok kendini ve sevgisini ifade etme gereği dıuyarki karşısındakini bayar, usandırır, kaçırtır. Sevgideki çekicilik yok olur.

Karşı tarafın içtenliği? Bundan en ufak bir şüpheniz dahi olmasın. Karşı tarafın içtenliğinden şüphe, kaygı, merak duyduğunuz anda sizin içtenliğiniz yine yok olur. “Herkes beni seviyor” demeye başladığınız an, o anda orda sevginin s’si bile yoksa bir anda evrenden sevgi akmaya başlar. Sevginin sırrını ele geçirdiniz.

Biri gelip size kırıcı bir laf edebilir. Aslında kimse sizi incitemez. Sadece kendiniz yapabilir bunu. Gerçek içtenlik senden başka kimsenin varolmadığını görmektir. Yani karşındaki de senle BİR’dir. Senin bir parçandır aslında. Hepsi sensindir. Onla senin aranda fark gözetmediğin an gerçek içtenliğe ulaşırsın. Gerçek içtenlik tepkisizliktir.Tepki olduğu zaman, o yapılması gereken bir iş’e dönüşür.

Hepinize içten sevgilerimle...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme